Ne anlamı var

Böyle gamlanmanın ne anlamı var? Ekrem MADENLİ Şiiri Değerlendirin . Şairin Önceki Şiiri Şairin Sonraki Şiiri (c) Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Şiirlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. “Anlam”ın ne anlamı var? Yazar. Düşünbil Portal - 29 Kasım 2017. 7302. Facebook. Twitter. Pinterest. WhatsApp. Linkedin. We do not “have” meaning anymore, because we ourselves are meaning. -Nancy Anlam dilsel mi, düşünsel ya da ontolojik midir? “Bunun anlamı ne?” diye sorduğumuzda, “bu” diye işaret ettiğimiz her ... ANLAMI VAR – Yasin Aşk Lyrics Letra: Nerdesin söyle nerdesin Varmı dertlerimin caresi? Yıktın öldürdün, bizi söndürdün Bumuydu ah bedeli! Kal dedim olmadı Git dedim olmadı Ben sensiz yapamadım.. Yar dedim olmadı Sal dedim olmadı Serserinim unutamadım.. Gözlerim seni arıyor Yana yana yana yana Sözlerin ağır gelir Vurur vurur uzaklara Bu Hayatın Anlamı Var Bu … (var anlamı, var ingilizcesi, ingilizcede var, var nnd) var ne demek? ... Value-added reseller; a business that repackages and improves hardware manufactured by an original equipment manufacturer. Company that writes application software that is packaged and sold with underlying systems software and hardware. Ne anlamı var.. Sürekli aynı dertler bir türlü aşamadım Ne yapsam ne etsem bağlandım, kopamadım Sana elimi uzatsam şimdi tutar mısın? Beni bu düzenden kurtarır mısın? Dur gidemezsin bensiz Yok olamam yine sensiz Hiç tadım yok ama elbet Kavuşmalıyız bu günlerde geçecek Dur gidemezsin bensiz Yok olamam yine sensiz Hiç ... Ne Anlamı Var is a popular song by Harika Avcı Create your own TikTok videos with the Ne Anlamı Var song and explore 0 videos made by new and popular creators. EN İYİ CEVAP Ne Var Ki eş anlamlısı anlami.net eş anlamlı kelimeler sözlüğü, sitemizde tüm eş anlamlı, yakın anlamı ve zıt anlamlısı kelimelerin cevaplarını bulabilir ve arama bölümünden istediğiniz cevaplara ulaşabilirsiniz.

Türk olmak vs Türkiyeli olmak

2020.09.27 17:58 rokakak Türk olmak vs Türkiyeli olmak

Türk olmanın "olması gereken" tanımı türkiye vatandaşı olan herkesin türk olarak sayılmasıdır. Ama pratik olarak biz bu tanımı uygulamıyoruz. Türkiyede türk olmak azınlık olmayan herkes şeklinde algılanıyor. Azınlıklar arasında türk olduğunu kabul eden var, ve olması gerektiği gibi "x asıllı türküm" ya da " x - türküm" diyenler ama karşılarında bu tanımı da yeterli görmeyip hayır sen sadece türksün türk diyeceksin diye diretenler de var ya da hayır türk değisin diyen. Türklük üzerine böyle bir anlam karmaşası olduğu için ve vatandaşlık yerine ırki olarak kullanılan bir kelime olduğu için de "türkiyelilik" kelimesi türedi. Sizce bu noktadan sonra "türkiyelilik" kelimesi mi benimsenmeli (ki bence türk kelimesi başından beri türkiyelilik anlamını çağrıştırmalıydı), yoksa türk kelimesinin sahip olduğu bu anlam karmaşasına son verilip vatandaşlık anlamı mı kazandırılmalı? Bence türklüğün böyle bir anlam kazanması zor çünkü bizim dilimizde turkic-turkish diye bir ayrım yok, millet hala kendini orta asya türkleriyle kıyaslıyor amkkfdsmfs. Bence ideal olan türkiyenin adının türkiye değil Muz Cumhuriyeti gibi hiçbir etnisiteyle alakası olmayan birşey olmasıydı, hepimiz muzlu olurduk, ya da Anadolu gibi birşey (tamam daha gerçekçi bir örnek), bence insanlar kendilerini anadolulu olmakla daha çok özdeşleştirirdi. Tabii şuan öyle birşey olmayacağına göre neyi benimsemeliyiz? Siz ne düşünüyorsunuz?
submitted by rokakak to svihs [link] [comments]


2020.09.27 15:07 WARCRY_ Yurtdışında kalır mısın?

Birçok insan türkiyeden gitmek istediğini söylerken gerekçe olarak ekonominin sik gibi olması ve bir şeyi 3-5 katı fazla fiyatla almanın yada eğitim sistemi ve müfredatın boş olması veya eğitimi bitirsen bile istediğin iş imkanı bulamamaktan şikayetçi.
Ama bunlar çözülse bile burda kalmak istemem. Sorun tam olarak bunlar değil benim için.
Sorun davarlarla aynı yerde durmak istememek.
Sorun çete gibi dolaşan kekolar, etek altı kesen barzolar, yani kısacası toplumun anasını siken insanlar, ve bunlara hiçbirşey yapmayan sikik hukuk sistemi.
Sorun 7/24 boş yaz dizisi izleyip yuvarlanıp gidiyoruz diyen insanlar. Yani kısacası "kalitesiz" insanlar. Toplum berbat abi yani bunu kabul edin artık. Türk milletinin hiçbir ırktan üstün olduğu falan yok. Kaldı ki ırk, millet diye birşeyde kalmadı. Millet, insanların kendi gibi düşünen insanlarla birlikte yaşamak ve birbirlerine bağlamak için koyulmuş birşey ama artık aynı ırka mensup olupta aynı duyguları, düşünceleri, hırsları paylaşan yok. Çünkü global bir dünyadayız artık. İstediğimiz zaman bizim gibi düşünen insanları bulabiliriz. Yani kültür dışında milliyetçiliğin pekte anlamı kalmadı.
Toplumun sonsuza kadar böyle kalacağını söylemiyorum. Kişisel gelişim denilen şey inkansız değil. Herkes yapabilir. Mesela ben bi 3-5 yıl öncesine baksam o zamanlar ne kadar işsiz, amaçsız, bir hobisi yada yeteneği olmayan, sohbet edebilecek kadar bilgi haznesi bile olmayan biriydim. Geriye dönüm baktığımda çok açık bir şekilde nasıl geliştiğimi görebiliyorum. Ama bu toplumun gelişimi yakın bir gelecekte olacak gibi durmuyor. Olsa bile bizim neslimiz değil sonraki nesiller bunun meyvesini yiyebilir.
Yurtışında yada avrupada mükemmel bir toplum bulacağınızı söylemiyorum. Ordada her boka sikko sikko bilgisiz bilgisiz cevap veren dayılar teyzeler olacak. Hatta bunlara "karen" diyorlar. Kekolar ve gettolar olacak.
Ama orda bu aptal orospu çocukları burda olduğu gibi çok değiller ve istedikleri her boku yapamıyorlar çünkü orda gerçek bir toplum var öyle bizimki gibi yalandan siyaset, hukuk, eğitim falan yok.
Belki türkçeyle türklere hitap ederkenki kadar kadar kendinizi ifade edemeyeceksiniz ama alışacaksınız. Ve muhtemelen çoğunuza bunu söylememe bile gerek yok ama. pişman olmayacaksınız
submitted by WARCRY_ to KGBTR [link] [comments]


2020.09.25 11:34 alperenmndrs DERBEDER BERK KOPYAMAKARNALARI

Derbederberk sosyal medyadaki insanlar ve discorddaki bazı insanlar hiç bir zaman kendi olduğu gibi davranmayacak bana biliyorum bazı insanlar işine geldiği gibi davranmaya devam edecek bana sırf kırılmayım sinirlenmeyim diye kalplerinden geçen duygu ve düşüncelerini söylemeyecek dürüst olmayacak bazı insanlar yüzüme gülüp arkamdan yine tassak geçecek insanlar bakın ben 26 yaşına kadar hep haklı çıktım düşüncelerimle tecrübelerimle deneyimlerimle size hayat oyun gibi geliyor hep zannediyorsunuz ki istediğimiz her insana farklı davranır içimizden geçenleri gizleriz ve karşımızda ki de bunu anlamaz ama bunu bana yapamazsınız sadece yaptığınızı sanıp kendinizi kandırırsınız toplum tarafından sevilmeyen bir insanım bir çok insan sevmez beni gerçekleri doğruları söylüyorum diye çünkü o insanların kaçtıkları gerçekleri suratlarına vuran her zaman ben oluyorum kiminiz ciddiye alır yazdıklarımı kiminiz ciddiye almaz karar sizin ben kendimi yalnızlığa adadım çünkü insanlardan korkar oldum beni anlayamayan sizsiniz ben değil ve ben kaybeden olduğum için kazanmasını bilirim geçmişimde kadın erkek insanlarla aram geçenler den kendime zırhlı bir gömlek yaptım ve hangi insan olursa olsun sizden çıkarı menfaati olmadığı sürece en iyi arkadaşınız dostunuz ve sevgiliniz karınız nişanlınız olmaz çünkü insan kendi çıkarları menfaatlerinden yola çıkarak hayatına insanları sokar o çıkar menfaat bitince ortada kalırsınız
Derbederberk HAYALLERİNİZ DEN VAZGEÇMEYİN 7 SENE ÖNCE HERKES BANA YAPAMAZSIN DİYORDU VE BU GÜNLERE GELDİM hayallerinizden vazgeçmeyin hepinizin hayalleri var biliyorum hayatınızda keşke dememek için çalışın çabalayın sonuna kadar gidin biliyorum çevrenizdeki bazı arkadaşlarınız bazı insanlar alay ediyor sizle yapamazsın beceremezsin sen bu işi sen kim sin ki yapacaksın diyorlar merak etmeyin geçmişte bana bunlar diyen yüzlerce insan vardı ama ben hayallerimin peşinden gittim imkansız diye bir şey yoktur yeter ki gerçekten bütün kalbinizle bütün yüreğinizle içinizden isteyerek yapmak isteyin istediğiniz ne varsa elbet bir gün zafere ulaşacaksınız insanların sizi ezmesine insanların sizi pes ettirmesine izin vermeyin biliyorum bazılarınız çok zor şartlar altında ailesiyle yaşıyor çok zor şartlar altında para kazanıyor ama hiç bir şey sizden daha değerli değil ben yapacağım diyeceksiniz ve toplumu umursamadan çevrenizdeki insanların size dediklerini duymadan görmeden gittiğiniz yoldan dönmeyeceksiniz içinizde o kadar yetenekli o kadar akıllı gençler var ki sizin kendinizden haberiniz yok şurada geçtiğiniz taşşak muhabbetinden yola çıkarak o kadar güzel film senaryoları yazıp başarıya koşarsınız ki kimse önünüzde duramaz yeter ki kafanızda bitirin her şeyi yapacağıma inanıyorum diyin yapacağınız iş ne olursa olsun hangi iş olursa olsun online oyunlarda dahil her şey dahil yaptığınız işe inanır iseniz o size yapamazsın diyenlere kapak olur
Derbederberk biliyorum hayatım boyunca mutluluğu tadamayacağım mutlu olan insanları görünce onların her zaman mutlu olmasını dileyen bir insan olarak kalacağım aşkı sevgiyi dizilerde filmlerde romanlarda görmeye devam edeceğim böyle yetinmeye çalışacağım zaten alkol sorunu olan bir adamım karakterim ne kadar iyi olsa da toplum ve çevremdeki insanlar bekar kadınlar iyi gözle bakmayacak bana bunu da biliyorum sorun yok alıştım zaten insanların beni dışlamasını insanların beni hor görmesine ama gözüm açık gitmeyecek bu dünyadan çekip giderken geriye bıraktığım hatıralarım düşüncelerimi insanlar hep konuşacak bu hayatta unutulan değil unutulmayan olmalısın derim her zaman kendi kendime öylede olacağım ben hiç değilse farklı yaşayarak öleceğim günün birinde dünyadaki toplumdaki türkiyedeki herkes den farklı biri olarak yaşamıma son vereceğim günün birinde o kadar gönlüm kafam rahat olacak farklı biri olarak öleceğim çünkü toplumdan insanlardan bir farkım olduğu için
Derbederberk Düzenli bir hayatımın olması için çok denedim çabaladım ama beceremedim olmadı sevgilim olacak kadının elinden tutarken onun gözlerinin içine bakarak şiir okumak isterdim sevdiğim kadının gözlerinin içine bakarak onu ne kadar çok sevdiğimi söylemek isterdim sevdiğim kadını yemeğe götüreceğim yerde masanın üzerine güller koyup mum ışığında romantik bir akşam yemeği yemek isterdim sevdiğim kadınla birlikte televizyon izlerken sevdiğim kadının başını göğsüme koyup onun saçlarını düzeltmek onun gözlerinin içine bakıp dünyanın en güzel kadını olduğunu söylemek isterdim sarhoşken sevdiğim kadın otururken kanepede başımı bacaklarına koyup uzanıp içimi dökmek ve onsuz hayatın bir anlamı olmadığını söylemek isterdim sevdiğim kadınla evlenip ben işten eve geldiğim zaman ev işlerinin hepsini yapıp sevdiğim kadına yemek yapmak isterdim hafta sonu sevdiğim kadından erken kalkıp sevdiğim kadına güzel bir kahvaltı hazırlayıp götürüp günaydın hayatımın anlamı diyip hoş geldin hayatıma diyip kendi ellerimle kahvaltısını yedirmek ve güzel vakit geçirmek isterdim
submitted by alperenmndrs to kopyamakarna [link] [comments]


2020.09.25 01:47 karanotlar Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) – Gustav Landauer – 13

Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) – Gustav Landauer – 13
https://preview.redd.it/0kz6c67ul6p51.jpg?width=794&format=pjpg&auto=webp&s=7bc8d92d8aca416f0fcc48b7e09ab2bf8319b28d

Marksizm

7.2

Adalet her zaman insanlar arasında hüküm süren ruha bağlı olacaktır ve ruhun şu anda gerekli ve mümkün olduğunu, daimi bir şeyler elde etme konusunda bir biçim şeklinde billurlaşacağını ve geleceğe bir şey bırakmayacağını düşünen herhangi bir kişi sosyalizmin ruhunu hiç bilmiyordur. Ruh her zaman hareket etmekte ve yaratmaktadır ve yarattığı her zaman yetersiz olacaktır ve mükemmellik hiçbir zaman imge ya da fikir olması dışında bir vakıa olmayacaktır. Tek kalemde standart kurumlar yaratmayı istemek boş ve yanıltılmış bir çaba olacak, sömürü ve tefecilik için her olasılığı otomatik olarak dışarıda bırakacaktır. Zamanımız, otomatik işlev gören kurumların yaşayan ruhu ikame ettiği zaman ne ile sonuçlandığını göstermiştir. Her neslin kendi ruhuna uygun olanı cesaretle ve radikal bir biçimde sağlamasına izin verin. Daha sonraları devrimler için yine yeterli bir sebep olmalıdır ve bu devrimler, yeni ruh, kaçan ruhun rijit kalıntılarına karşı çıktığı zaman ihtiyaç haline dönüşür. Bu bakımdan özel mülkiyete karşı mücadele muhtemelen pek çok kişinin, ör. Sözde Komünistlerin, büyük ihtimalle inandığının aksine tamamen farklı sonuçlara yol açacaktır. Özel mülkiyet sahiplikle aynı şey değildir ve ben gelecekte en güzel şekilde çiçeklenen özel sahiplik, kooperatif sahipliği, topluluk sahipliği görüyorum. Sahiplik, kesinlikle sırf nesnelerin ya da en basit araçların doğrudan kullanımı olmayıp oldukça korkulan boş inanç kaynaklı her tür üretim aracıdır, ev ve toprak sahipliğidir. Bin yıllık ya da sonsuza kadar sürecek nihai hiçbir güvenlik tedbiri alınmayacak fakat büyük, kapsayıcı eşitleyiş ve iradenin yaratılması bu eşitlemeyi periyodik olarak tekrarlayacaktır.
“Sonra yedinci ayın onuncu gününde tüm toprağınızda eşitleme gününü ilan etmek için (trompet çalacaksınız?)…” Ve ellinci yılı kutsayacak ve toprağınızda oturan herkes için serbest bir yıl ilan edeceksiniz; çünkü o sizin jübile yılınızdır ve aranızdaki herkes kendi mülküne ve ailesine geri dönecektir.
“Bu herkesin kendisine ait olanı yeniden elde ettiği jübile yılıdır.”
Kulakları olan herkesin duymasına izin verin.
Trompetiniz toprağınızın her tarafından duyulsun!
Ruhun sesi, insanlar bir arada olduğu müddetçe tekrar ve tekrar çalacak olan trompettir. Adaletsizlik her zaman kendisini devam ettirmek isteyecektir ve her zaman, insanlar gerçekten var olduğu müddetçe, adaletsizliğe karşı isyan olacaktır.
Anayasa olarak isyan, kaide olarak dönüşüm ve devrim, niyet olarak ruh vasıtasıyla düzen ilk ve son kez tesis edilir; işte bu Musavari sosyal düzenin büyük ve kutsal kalbidir.
Buna yine ihtiyacımız var: ruh ile gerçekleştirilen yeni bir nizam ve dönüşüm eşyayı ve kurumları nihai bir biçim şeklinde tesis etmeyecek fakat kendisini bunların içinde sürekli iş başında ilan edecektir. Devrim toplumsal düzenimizin bir parçası olmalıdır, anayasamızın en temel kaidesine dönüşmelidir. Ruh kendisi için yeni biçimler, katı olmayan türde hareket biçimleri, özel mülkiyete dönüşmeyen, sömürü ya da kibir ile değil sadece güvence ile çalışma imkânı sağlayan sahipliği, kendinden değil ticaret ile ilişkisi bakımından değer taşıyan ve de kullanımı için koşulları içeren, günümüzde ölümsüz ve öldürücü iken süresi dolabilen ve tam da bu yüzden canlılık kazanan bir takas aracı yaratacaktır.
Ruh her zaman hareket etmekte ve yaratmaktadır ve yarattığı her zaman yetersiz olacaktır ve mükemmellik hiçbir zaman imge ya da fikir olması dışında bir vakıa olmayacaktır. Tek kalemde standart kurumlar yaratmayı istemek boş ve yanıltılmış bir çaba olacak, sömürü ve tefecilik için her olasılığı otomatik olarak dışarıda bırakacaktır.
Aramızda yaşama sahip olmak yerine ölümü pekiştirdik. Her şey bir nesneye ve objektif bir puta indirgendi. Güven ve mütekabiliyet yozlaşarak sermayeye dönüştü. Ortak çıkar devlet ile ikame edildi. Davranışımız, ilişkilerimiz esnek olmayan şartlara dönüştü ve orada burada korkunç kırılmalar ve kargaşalarla uzun zaman aşımlarından sonra bir devrim patlak vermiş, bu da dolayısıyla ölüm, yaşamadan ölen kurumlar ve katı, değiştirilemez gerçeklikler üretmiştir. Şimdi tesis edilebilecek tek ilkeyi, temel sosyalist kavrayışla örtüşen ilkeyi (bir eve, o evde çalışma ile üretilenden daha fazla olan hiç bir tüketici değeri girmemelidir çünkü insan dünyasında tek başına çalışmanın haricinde hiçbir değer yaratılmaz), ekonomimizde yerleştirerek tam iş yapalım. Kim vazgeçmek isterse ya da hiçbir şey sunmak istemezse o şekilde davranabilir, bu onun hakkıdır ve bu ekonomiyi de ilgilendirmez fakat hiç kimse koşullardan dolayı mülksüz kalmışsa hiç bir şey yapmaya zorlanmamalıdır. Yine de bu ilkenin tekrar uygulanması için araçları her yerde farklı olacaktır ve bu ilke sadece tekrar tekrar yeniden uygulandığı müddetçe yaşayacaktır.
Marksistler yeryüzünü sermayeye bir tür eklenti olarak görmüş ve bununla ne yapacağını hemen hiç bilememiştir. Gerçekte sermaye birbirinden oldukça farklı iki şeyden oluşur: birincisi, toprak ve toprağın ürünleri, parseller, binalar, makineler, aletler ki toprağın parçası olduğu için “sermaye” olarak adlandırılmaması gerekir; ikincisi insanlar arasındaki ilişki, birleştirici ruh. Para ya da takas aracı yardımıyla tüm muayyen malların uygun bir biçimde (bu durumda doğrudan diğeri için) ticaretinin yapılabildiği, doğrudan genel mallar için geleneksel bir sembolden başkaca bir şey değildir.
Bunun sermaye ile doğrudan hiç bir ilgisi yoktur. Sermaye bir takas aracı değildir ve bir sembol değil bir olasılıktır. Çalışan birinin ya da grubun özel sermayesi, muayyen bir zaman diliminde muayyen ürünler üretme olasılıklarıdır. Bunun için kullanılan maddi gerçeklikler, öncelikle, kendisinden daha fazla yeni ürünlerin işlenebileceği materyallerdir – toprak ve toprağın ürünleri -; ikincisi, çalışılan aletlerdir ( ayrıca toprağın ürünleridir); üçüncüsü, çalışma sırasında işçilerin tükettiği yaşam gereksinimleri, yine toprağın ürünleridir. Kişi sadece tek bir üründe çalıştığı müddetçe, o ürünü üretim sırasında ve üretim için ihtiyaç duyduğu ürün ile takas edemez; fakat çalışan tüm insanlar bu beklenti ve gerilim halindedir. Sermaye, şimdi, yalnızca umulan ürünün beklentisi ve peşin ödemesidir, itibar ve mütekabiliyet ile tümüyle aynıdır. Adil takas ekonomisinde iş talebi olan her şahıs ya da müşterileri olan her üretim grubu açlıkları ve elleri için maddi araçları, yeryüzünü ve yeryüzünün ürünlerini alır. Çünkü hepsinin mütekabil ihtiyaçları vardır ve her biri bir diğerine kendi beklenti ve gerilimden ortaya çıkan gerçeklikleri sağlar; böylelikle bir kez daha olasılık ve hazırlık gerçekliğe dönüşür vs. Dolayısıyla sermaye bir şey değildir; toprak ve ürünleri bir şeydir. Geleneksel görüş, şeyler dünyasının tümüyle müsaade edilemez ve etkili bir biçimde yanlış kopyası olduğu şeklindedir. Sanki tek ve sadece topraklardan oluşan dünya, bir şey olarak sermayenin dünyası olarak da vardı. Buna göre olasılık, ki sadece gerilim ilişkisidir, bir gerçekliğe dönüşür. Sadece bir tane objektif gerçeklik vardır, o da topraktır. Genellikle sermaye olarak adlandırılan geri kalan her şey ilişki, hareket, dolaşım, olasılık, gerilim, itibar ya da bizim adlandırdığımız gibi ekonomik işleviyle birleştirici ruhtur. Bu elbette sevgi ve nezaket gibi amatörce arzı endam etmeyecektir fakat Proudhon’un takas bankası olarak adlandırdığı amaca yönelik organları kullanacaktır.
İçinde bulunduğumuz zamana kapitalist çağ dediğimizde, bu ifade, birleştirici ruhun artık ekonomide hüküm sürmediği, fakat nesne-putun yani gerçekte bir şey olmayan bir şeyin hüküm sürdüğü, bazı şeylerin gerçekten bir şey olmadığı fakat hiç olduğu bir şey için yanlışlık yapıldığı anlamına gelir.
Bir şey olduğu düşünülen bu hiçbir şey, zengin adamın evine pek çok somut gerçeklik getirir, çünkü çok değerli [Geltung] olduğu düşünülen paradır [Geld]. Ve bu hiçbir şey söz konusu gerçeklikleri iktidar konumuna getirir. Hepsi de hiçbir şeyden değil topraktan ve yoksulun çalışmasından kaynaklanır. Çünkü ne zaman çalışma (iş) toprağa yaklaşmak istese ve nerede bir ürün bir emek aşamasından diğerine geçmek istese, tüketici sektörüne girebilmesinden önce, sahte sermaye kendisini tüm bu iş sürecine sokar ve küçük hizmetleri için sırf ödeme almakla kalmaz faiz de alır çünkü hareketsiz durmayı değil dolaşıma girmeyi çok ister.
Bir şey olduğu düşünülen ve birliğin kaybolan ruhunu ikame eden diğer bir hiçbir şey, yukarıda sık sık bahsedildiği üzere devlettir. İnsanlarla insanlar arasında, insanlarla toprak arasında, insanlar arasındaki hakiki bağ (karşılıklı çekim ve ilişki, özgür bir ruh) her nerede zayıflamışsa orada, bir engel, itiş, soğurma ve sıkıştırma olarak her yerde devreye girer. Hakiki karşılıklı çıkarın ve güvenin yerini alan sahte sermayenin vampir-benzeri yağma gücünü ifa edememesi, mülk sahipliğinin güç tarafından, devlet, devlet yasaları, yönetimi ve idaresi tarafından desteklenmiyor olsa bile haraç koyamaması gerçeği ile de ilgili olmalıdır. Fakat kişi hiç unutmamalıdır ki tüm bunlar – devlet, yasalar ve yöneticiler – insanlar için – yaşam ve eziyet imkânlarından yoksun oldukları ve birbirlerine şiddet uyguladıkları için – diğer bir deyişle insanlar arasındaki güç için sadece birer isimdirler.
O halde doğru sermaye tanımı verildikten sonra “sermaye” teriminin pek de doğru olmadığını bu bölümde gördük çünkü bu terim hakiki sermayeyi değil sahte sermayeyi belirtmektedir. Fakat biri insanlar için gerçek bağları çözmek, kabul edilmiş sözcükleri ilk kez kullanmak istediğinde bu hükümsüz de kılınamaz. Burada olan da budur.
Bu bakımdan işçiler hiç sermayeleri olmadıklarını anladığı zaman, düşündüklerinden çok daha farklı bir biçimde haklı olurlar. Sermayelerin sermayesinden, realite olan tek sermayeden – gerçi realite bir şey olmasa da – ruhtan yoksundurlar. Bu imkândan ve tüm yaşam önkoşulundan vazgeçirilmiş olan hepimiz gibi tüm yaşamların maddi koşulu da yani toprak da ayaklarının altından alınıp götürülmüştür.
Bu yüzden toprak ve ruh – sosyalizmin çözümüdür.
Ruh tarafından zapt edilen insanlar ilk önce toplum için ihtiyaç duydukları tek dışsal koşul olarak toprağı arayacaktır.
Sosyalizm bunun tersine çevrilmesidir. Sosyalizm yeni bir başlangıçtır. Sosyalizm doğaya geri dönüştür, ruhun yeniden bağışlanması, ilişkilerin yeniden kazanılmasıdır.
İnsanların ürünlerini dünya pazarında ve kendi ulusal ekonomilerinde takas ettiğinde toprağın da hareketli kılındığını çok iyi biliyoruz. Toprak uzun zamandır menkul kıymetler piyasasının nesnesine, kâğıda dönüştürülmüş durumdadır. İnsanların kendi dünya pazarlarında ve ulusal ekonomilerinde bir ürünü denk bir ürün ile takas edebilmeleri halinde, diğer bir deyişle daha büyük grupların kendi tüketimlerini ve olağanüstü kredilerini birleştirerek kendilerine olanak tanımaları halinde, bu kesinlikle sonuç verecektir, kendi kullanımları için kapitalist piyasaya başvurmaksızın yeni materyallerden giderek artan miktarlarda sanayi ürünü üretebileceğini de biliyoruz. Bundan sonra insanların zaman içerisinde sadece toprak ürünlerini değil artan bir şekilde toprağın kendisini satın alabilir hale geleceğini biliyoruz. Bu tür güçlü tüketici-üretici-birliklerin sadece kendi karşılıklı kredilerini değil nihayetinde kayda değer para sermayesini de kontrol edeceğini biliyoruz. Fakat insanlar sadece bununla tatmin olsaydı, nihai kararı yalnızca tehir ederlerdi. Toprak sahipleri toprakta büyüyen veya toprak altından elde edilen her şey üzerinde, tüm insanların yiyeceği ve sanayi hammaddeleri üzerinde bir tekele sahiptir. Devletin ve para-sermayenin daima genişleyen kısmının temelleri, toprağın özel sahipliği kaldırıldığında ve mütekabiliyet sosyalist sermaye biçimi olarak gösterildiğinde yıkılır. Fakat bu noktaya ulaşmadan önce tüketici-üretici-kooperatifleri tarafından kapitalist ticaret ve endüstri ne kadar yok edilirse, devlet ve para-kapitalizmi de toprak ileri gelenlerinin tarafında o kadar güçlü yer alacaktır. Arazi sahipliği sektörü kooperatiflere kendi üretimleri için otomatik olarak tedarik sağlamayacak, bilakis ürünlerinin fiyatını neredeyse satın alınamayacak yüksek fiyat seviyelerinde artıracaktır. Zira tıpkı sermayenin de aynı şekilde sadece hayali bir hakiki cesamete sahip olması gibi toprak sadece görünüşte akışkan ya da kâğıttır. Karar anında toprak gerçekte ne ise ona dönüşür: sahiplenilen ve alıkoyulan fiziki doğanın bir parçası.
Sosyalistler toprak sahipliğine karşı mücadeleden kaçınamaz. Sosyalizm için mücadele toprak için mücadeledir; toplumsal mesele tarımsal bir meseledir.
Şimdi Marksistlerin proleterya teorisinin nasıl muazzam bir yanlış olduğu da görülebilir. Devrim bugün olsaydı, ne yapılacağına ilişkin halkın hiçbir tabakasının bizim sanayi proleterlerininkinden daha az fikri olmazdı. Serbest kalma için duydukları özlem açısından – zira serbest kalmanın ve soluklanmanın hasretini çekmektedirler fakat hangi yeni ilişkileri ve koşulları tesis etmek istediklerine dair çok az fikirleri vardır – elbette Herwegh’in eski sloganı çok çekicidir “İşin adamı, uyan! Gücünü bil! Senin güçlü kolun durursa, tüm çarklar durur”. Bu deyiş cazibelidir, olgusal gerçeklere genel bir ifade veren her şey gibi ve bu bakımdan mantıklıdır. Genel grevin berbat bir kaos üreteceği, işçiler eğer kısa bir süre bile olsa dayanabilirlerse kapitalistlerin teslim olmak zorunda kalacağı oldukça doğrudur.
Fakat bu çok büyük bir “eğer”dir ve bugün işçiler, devrimci bir genel grev durumunda kendilerine yiyecek sağlamakla ilgili muazzam zorluklara ilişkin yeterli netlikte bir resme neredeyse hiç sahip değillerdir. Yine de ani, kapsayıcı, şiddet hamleli bir genel grev devrimci sendikalara belirleyici bir gücü şüphesiz verir. Devrimden sonraki gün, sendikalar fabrikaları ve atölyeleri işgal edecek ve dünya kâr-piyasası için özdeş ürünler üretmeye devam etmek zorunda kalacak, tasarrufları ve kârları kendi aralarında bölüşecektir – ve elde ettikleri tek sonucun durumlarının daha da kötüleşmesi, üretimin durması ve tam bir imkânsızlık olduğunu görünce şaşıracaklardır.
Kâr-kapitalizminin takas ekonomisini, doğrudan sosyalist takas ekonomisine dönüştürmek tümüyle imkânsız hale gelmiştir. Bu aktarımın birden yapılamayacağı apaçıktır; eğer tedricen uygulama için bir girişimde bulunulursa, sonuç, devrimin en berbat şekilde parçalanması, hızla müteakip taraflar arasında en vahşi mücadelelerin yaşanması, ekonomik kaos ve politik despotizm olacaktır.
Ürünlerin imalatında ve dağıtımında adalet ve akıldan çok fazla uzaklaştırıldık. Her tüketici bugün tüm dünya ekonomisine bağımlıdır çünkü kâr ekonomisi tüketici ile ihtiyaçları arasına konmuştur. Yediğim yumurtalar Galiçya’dan, tereyağı Danimarka’dan, et Arjantin’den, ekmeğim için tahıl da Amerika’dan, takım elbisem için yün Avustralya’dan, gömleğimin pamuğu, botlarım için deri ve gerekli tabaklama malzemeleri, masa, sandalye, sıra, vs için tahta, hepsi Amerika’dan gelmektedir.
Zamane insanlar ilişkilerini kaybetmişler ve sorumsuzlaşmışlardır. İlişki, insanları bir araya getiren ve onların ihtiyaçlarını karşılamak için birlikte çalışmasını sağlayan bir çekimdir. Bu ilişki, ki onsuz yaşayan insanlar olamayız, dışsallaştırılmış ve şeyleştirilmiştir. Tüccar ürünlerini kimin satın aldığını umursamaz; proleterya ne yaptığını veya nerede çalıştığını umursamaz; teşebbüsün doğal ihtiyaçları karşılama amacı yoktur; teşebbüsün tüm ihtiyaçları karşılayabilecek, düşünmeden, mümkün mertebe çalışmadan, diğer bir deyişle mümkün mertebe tabi kılınan öteki insanların çalışmasıyla, parayla, şeyleri mümkün olan en büyük miktarlarda elde etme şeklinde yüzeysel bir amacı vardır. Para ilişkileri yutmuştur ve dolayısıyla bir şeyden daha fazlasıdır. Amaçlı bir şeyin işareti, ki doğa dışında suni olarak işlenmiştir, artık büyüyememesi, çevresinden malzeme veya enerji çıkaramayıp sakin bir şekilde tüketilmeyi beklemesi, kullanılmadığı takdirde er ya da geç bozulmasıdır. Büyüyen şey kendi hareketine ve kendi nesline sahip olup bir organizmadır. Ve bu bakımdan para suni bir organizmadır; büyür, döl üretir, her nerede olursa olsun çoğalır ve ölümsüzdür.
Fritz Mauthner (Dictionary of Philosophy) “Tanrı” kelimesinin aslen “put” kelimesi ile özdeş olduğunu ve her ikisinin de “dökme (metal)” anlamına geldiğini göstermiştir. Tanrı insanlar tarafından yapılarak hayat bulan, insanların yaşamını kendisine çeken ve sonunda tüm insanlıktan daha güçlü bir hale dönüşen bir üründür.
İnsanoğlunun bugüne kadar fiziken yarattığı tek “dökme metal”, tek put, tek Tanrı paradır. Para sunidir ve canlıdır, para parayı doğurur ve para ve para ve para yeryüzündeki tüm güce sahiptir.
Kim sosyalizm için bir şeyler yapmak isterse, sezilen ve fakat bilinmeyen neşe ve mutluluğun önsezisinden işe koyulmalıdır. Hala öğreneceğimiz çok şey var: çalışma neşesi, ortak çıkar neşesi ve karşılıklı sabır neşesi. Her şeyi unuttuk yine de hepimiz içimizde onu hala hissediyoruz.
Ancak bunu göremeyen, bugün de paranın, bu Tanrının insandan çıkmış ve yaşayan bir şeye dönüşmüş, bir şey-olmayanın, ruhtan başka bir şey olmadığını, paranın deliliğe dönüşen yaşamın anlamı olduğunu hala göremez. Para servet ihdas etmez, para servettir; kendi başına (per se) servettir, para hariç hiç kimse zengin değildir. Para gücünü ve yaşamını başka bir yerden alır; para bunları yalnızca bizden edinir; parayı zengin ve bereketli bir biçimde üretken kıldıkça kendimizi, hepimizi yoksullaştırırız ve baltalarız. İnsan kadınlardan yüz binlercesinin artık anne olamadığı neredeyse abartısız bir doğruya dönüşmüştür. Çünkü korkunç para tıpkı bir vampirin erkek ve kadından hayvan sıcaklığını ve erkek ve kadının damarlarından kanını emdiği gibi döl ve sert metal verir. Biz hepimiz dilencileriz ve yoksul garibanlarız ve budalayız çünkü para Tanrıdır ve çünkü para yamyama dönüşmüştür.
Sosyalizm bunun tersine çevrilmesidir. Sosyalizm yeni bir başlangıçtır. Sosyalizm doğaya geri dönüştür, ruhun yeniden bağışlanması, ilişkilerin yeniden kazanılmasıdır.
Bizim neden çalıştığımızı öğrenmekten ve bunu uygulamaktan başka sosyalizme giden başka bir yol yoktur. Günümüz insanlarının ruhlarını sattığı Tanrı ya da şeytan için değil, ihtiyaçlarımız için çalışıyoruz. Çalışma ve tüketim arasındaki bağlantının yeniden yapılanması: işte bu sosyalizmdir. Tanrı şimdilerde çok güçlü ve her şeye kadir hale gelmiştir ki bundan böyle yalnızca teknik bir değişim, takas sisteminde reform ile kaldırılamaz.
Bu yüzden sosyalistler üyelerinin ihtiyaç duyduğunu üreten yeni topluluklar oluşturmalıdır.
Ne insanoğlunu bekleyebiliriz ne de bireyler olarak içimizdeki insanlığı bulup yeniden yaratmadığımız sürece, ortak bir ekonomi ve adil bir takas sistemi için, insanoğlunun birleşmesini bekleyebiliriz.
Her şey bireyle başlar ve her şey bireye bağlıdır. Günümüzde bizi çevreleyen ve zincirleyen şeylerle kıyaslandığında sosyalizm, insanların bugüne kadar üstlenmiş olduğu en devasa görevdir. Bu görev cebir ve zekâ da dâhil dışsal çarelerle gerçekleştirilemez.
Başlangıç noktası olarak biraz yaşamı, yaşayan ruhun dışsal biçimlerini içeren pek çok şeyi hala kullanabiliriz. Eski ortak mülkiyetin kalıntılarına, çiftçilerin ve tarla işçilerinin yüzyıllar önce özel mülkiyete geçmiş olan, asli ortak mülkiyet anılarına sahip topluluklarından ve de tarla ve zanaat işleri için ortak ekonomiyi hatırlatan geleneklerden faydalanılabilir. Çiftçinin kanı pek çok kent proletaryasının damarlarında hala dolaşmaktadır; Kent proletaryası bunu tekrar dinlemeyi öğrenmelidir. Amaç, hala çok uzak olan amaç, bugün genel grev olarak diğer bir deyişle, başkaları, zenginler, putlar ve canavarlık için çalışmayı reddetmek şeklinde adlandırılmaktadır. Genel grev – fakat elbette ki bugün ilan edildiği şekilde ve anlık başarısının çok belirsiz ve nihai başarısızlığının mutlak kesin olduğu başkaldırı ile birlikte kollar çapraz tutulu pasif genel grevden farklı olan genel grev – kapitalistlere şöyle seslenir: “En uzun kimin dayanabileceğini görelim!” Genel bir grev, evet! Fakat aktif olan bir grev, zaman zaman devrimci genel grevle ilişkili, sade dilde “yağmalama” denilenden çok farklı bir eylem. Aktif genel grev yalnızca çalışan insanların faaliyetlerinin, emeklerinin bir gıdımını bile başkalarına vermeyi reddedebildiği, sadece kendi ihtiyaçları, kendi gerçek ihtiyaçları için çalıştığı zaman muzaffer olacaktır. Bu hala çok uzaktır – fakat sosyalizmden hala çok uzak olduğumuzun, uzun, çok uzun bir yola başladığımızın farkında olmayan kim? İşte bu yüzden Marksizmin can düşmanıyız: çünkü Marksizm çalışan insanların sosyalizmle başlamalarını engellemiştir. Tamah ve zorluğun taşlaşmış dünyasından bizleri çıkaracak olan sihirli sözcük “grev” değil, “çalışmak”tır.
Tarım, endüstri ve zanaat, akli ve fiziki çalışma, öğretme ve çıraklık sistemi yeniden birleştirilmelidir; Peter Kropotkin bunu başarma yöntemlerine dair kendi kitabı Tarla, Fabrika ve Atölye’de çok değerli şeyler söylemiştir.
Halktan, tüm halktan, tüm halkımızdan umudumuzu kesmemeliyiz. Elbette bugün halklar yoktur. Devlet ve para halkın, diğer bir deyişle ruhla birleşmiş insanların yerini alırken bireyler bölünmüş insan parçalarına indirgenmiştir.
Yalnızca ilerlemeci ve ruhsal olan bireyler bir kez daha halkın ruhu ile dolduğu zaman, halkın ön bir biçimi yaratıcı insanlarda yaşadığında ve yürekleri, akılları ve elleri ile hakikatte gerçekleşme talep ettiğinde Halk, varlığa döndürülebilir.
Sosyalizm, her tür bilgiyi gerektirse de bir bilim değildir – doğru yolu yürümek adına, hurafeyi ve yanlış yaşamı terk etmek için gerekli bir koşuldur. Bununla birlikte sosyalizm kesinlikle bir sanat, canlı malzemeyle inşa eden yeni bir sanattır.
Şimdi, tüm sınıflardan kadınlar ve erkekler halka varmak için halkı terk etmeye çağrılmaktadır.
Çünkü işte görev budur: halktan umudu kesmemek fakat aynı zamanda halkı beklememek. Her kim içinde taşıdığı halk cevherine hakkını verirse, her kim kendisi gibi başkaları ile bu doğmamış tohumun ve basıncın hayali biçiminin hatırına, sosyalist düzeni gerçekleştirmek için yapılabilecek her şeyi gerçeğe dönüştürmek amacıyla birleşirse halkı halka gitmek üzere terk eder.
Sosyalizm, kendisi için birleşen, var olan adaletsizlik için en derinden tiksinti ve hakiki bir toplum oluşturma için en güçlü arzuyu ve özlem hissini duyanların sayısına bağlı olarak farklı bir gerçekliğe dönüşecektir.
O halde sosyalist haneleri, sosyalist köyleri, sosyalist toplulukları kurmak için birleşelim.
Kültür herhangi bir özel teknoloji biçimine ya da ihtiyaçların tatminine değil, adaletin ruhuna dayanır.
Sosyalizm çevremizde ve içimizde berbat koşullar yüzünden acı çeken herkesin davasıdır ve çoğu sınıf yakında herkesin bugün şüphe ettiğinden daha çok acıya katlanacaktır. İşçi birlikleri dâhil hiç kimse ahlak ve kendi kefareti açısından parasını tek kalemde vermek ve bu para ile sosyalizmin başlangıcı için toprağı özgürleştirmek dışında sahip olduğu parası ile daha iyi bir şey yapamaz. Toprak özgür olduğunda hiç kimse bu toprağın satın alındığını söyleyemeyecektir
Kim sosyalizm için bir şeyler yapmak isterse, sezilen ve fakat bilinmeyen neşe ve mutluluğun önsezisinden işe koyulmalıdır. Hala öğreneceğimiz çok şey var: çalışma neşesi, ortak çıkar neşesi ve karşılıklı sabır neşesi. Her şeyi unuttuk yine de hepimiz içimizde onu hala hissediyoruz.
Sosyalistlerin kapitalist pazar ile mümkün mertebe irtibatlarını kestiği ve dışarıdan hala gelmesi gereken değer kadar ihracat yaptığı bu yerleşimler sadece küçük başlangıçlardır ve denemelerdir. Böylelikle insan kitleleri, topluluğun yüreğindeki neşe, kendisi ile mutmain yeni ilkel saadete imrenme ile üstesinden gelecektir ki bunlar ülke üzerinde parlamalıdır.
Gerçeklik olarak sosyalizm yalnızca öğrenilebilir; sosyalizm, tüm yaşam gibi bir girişimdir. Şiirsel sözcükler ve betimlemelerle biçimlendirmeye çalıştığımız her şey – işteki çeşitlilik, akli çalışmanın rolü, en uygun ve en az sorgulanabilir takas aracı biçimi, hukuk yerine sözleşmenin takdimi, eğitimin yenilenmesi, tüm bunlar gerçekleştirme eyleminde gerçeğe dönüşecek ve kesinlikle önceden belirlenmiş bir şablona göre düzenlenecektir.
Muhtemelen ileride, düşünce ve tahayyülde net olarak ortaya konmuş biçimlere sahip toplulukları ve sosyalizm topraklarını beklemiş ve öngörmüş olan kişileri hatırlayacağız. Realite kendi bireysel oluşumlarından farklı görünecektir fakat onların bu imgelerinden kaynaklanacaktır.
Burada Proudhon’u ve onun keskin bir biçimde tanımladığı, sözleşme ve özgürlük ülkesine dair asla belirsiz olmayan tasavvurlarını hatırlayalım. Henry George, Michael Flürscheim, Silvio Gesell, Ernst Busch, Peter Kropotkin, Elise Reclus ve başka pek çok kişi tarafından görülmüş ve tarif edilmiş birçok iyi şeyi hatırlayalım.
Hoşumuza gitse de gitmese de geçmişin varisleriyiz; gelecek nesillerin bizim varislerimiz olması için irade toplayalım ki böylece tüm yaşamımızda ve eylemlerimizde gelecek nesilleri ve çevremizdeki insan kitlelerini etkileyelim.
Bu tümüyle yeni bir sosyalizm, yeniden yeni olan bir sosyalizmdir; zamanımız açısından yeni, ifade açısından yeni, geçmişe dair görüşü açısından yeni, pek çok ruh halleri açısından da yenidir. Neyin var olduğuna yeni bir bakışla bakmamız da gerekmektedir: insan sınıflarına, kurumlara ve geleneklere yeniden bakmalıyız. Şimdilerde köylüleri tümüyle yeni bir ışık altında görüyoruz ve bize nasıl muazzam bir görev (onlara konuşmak, aralarında yaşamak ve içlerinde solan ve körelen şeyleri – dini, dışsal ya da yüce bir güce inanç değil, yaşadığı müddetçe birey insanoğlunun kendi içindeki gücüne ve mükemelleştirilebilirliğine inanç – canlandırmak ve yeniden diriltmek görevi) bırakıldığını biliyoruz. Köylünün ve toprak sahibi olmaya sevgisinin nasıl korkulan olduğunu [biliyoruz]: köylülerin çok fazla toprağı yoktur, çok az toprağı vardır ve bu onlardan alınmamalıdır, onlara verilmelidir. Fakat elbette herkes gibi onların da her şeyden önemlisi ihtiyaç duyduğu şey ortak, komünal ruhtur. Ancak onlarda bu ruh, kentli işçilerdeki kadar çok gömülmüş değildir. Sosyalist yerleşimcilerin sadece mevcut köylere gidip oralarda yaşamaları gerekmektedir ve canlanabilecekleri ve on beşinci ve on altıncı yüzyılda içlerinde olan ruhun bugün bile yeniden uyandırılabileceği görülecektir.
insanlara bu sosyalizmden yeni bir dille bahsedilmelidir. Burada birinci, ilk girişimde bulunulmaktadır. Bizler, bizler ve başkaları bunu daha iyi yapmayı öğreneceğiz. Bizler ruhsuz sosyalist biçim olan kooperatiflere ve amaçsız cesaret olan sendikalara sosyalizmi getirmek istiyoruz.
İstesek de istemesek de konuşma ile kalmayacağız; daha ileri gideceğiz. Şimdiki zaman ile gelecek zaman arasında bir boşluk olduğuna artık inanmıyoruz; biliyoruz: “Amerika ya buradadır ya da hiçbir yerdedir”. Şimdi, şu anda yapmadığımız ne varsa onu hiçbir zaman yapmayacağız.
Tüketimimizi birleştirebilir ve her tür paraziti yok edebiliriz. Kendi tüketimimiz için mal üretmek üzere bir sürü zanaat ve endüstri tesis edebiliriz. Bunda, kooperatiflerin şimdiye kadar ilerlediğinden daha ileriye gidebiliriz, zira onlar kapitalist-yönetimli teşebbüs ile rekabet etme fikrinden hala kurtulamıyorlar. Onlar bürokratik, onlar merkeziyetci; işverene dönüşmenin ve sendikalar üzerinden işçileri ile sözleşme aktetmenin dışında kendilerine yardım edemezler. Tüketici-üretici-kooperatifte her bir kişinin kendisi için hakiki bir takas ekonomisi içerisinde çalıştığı, bu ekonomi içerisinde kârlılığın değil işin verimliliğinin belirleyici olduğu; pek çok teşebbüs biçiminin, ör. küçük teşebbüsün, kapitalizmde kârsız olsa da burada tamamen verimli olduğu ve sosyalizmde hoş karşılandığı onların aklına gelmez.
Siz ressamlar, şairler, müzisyenler bunu biliyorsunuz ve yeni halklardan çıkacak olan gücün ve şevkin ve tatlılığın sesleri şimdiden sizden bahsediyor. Tüm kimsesizliğimizde parçalanmış genç insanlar yaşıyor, sağlam insanlar, eski insanlar, test edilmiş ve onaylanmış, asil kadınlar:
Yerleşimler kurabiliriz, gerçi bunlar bir çırpıda kapitalizmden tümüyle kaçamazlar. Fakat biz sosyalizmin bir yol, kapitalizmden uzak bir yol olduğunu ve her yolun bir başlangıcının olduğunu biliyoruz. Sosyalizm, kapitalizmden çıkmayacaktır, ondan uzakta büyüyecektir; kendisini kapitalizme kapatacaktır.
Toprak satın alma aracı ve bu yerleşimlerin ilk işletim fonları, sendikalar ve bize katılan işçi grupları vasıtasıyla ve bize ya tamamen katılmış ya da en azından davamıza katkıda bulunan zengin adamlar kanalıyla tüketimlerimiz bir havuzda toplanarak elde edilecektir. Tüm bunları beklemekte ve bu beklentiyi ilan etmekte tereddüt etmiyorum. Sosyalizm çevremizde ve içimizde berbat koşullar yüzünden acı çeken herkesin davasıdır ve çoğu sınıf yakında herkesin bugün şüphe ettiğinden daha çok acıya katlanacaktır. İşçi birlikleri dâhil hiç kimse ahlak ve kendi kefareti açısından parasını tek kalemde vermek ve bu para ile sosyalizmin başlangıcı için toprağı özgürleştirmek dışında sahip olduğu parası ile daha iyi bir şey yapamaz. Toprak özgür olduğunda hiç kimse bu toprağın satın alındığını söyleyemeyecektir – kendisi de bunu hissetmeyecektir bile -. Çok titiz olmayın, siz işçiler: ayakkabı, pantolon, patates, ringa balığı satın alıyorsunuz; siz, çalışan ve acı çeken insanlar, talihinizin şu ana kadar size oynattığı rol ne olursa olsun, kendi özgürlüğünüzü adaletsizlikten satın almak için gücünüzü bir araya toplamanız ve şu andan itibaren kendi topluluğunuz için ihtiyacınız olanı kendi toprağınız üzerinde yapmanız güzel bir başlangıç olmaz mıydı?
Unutmayalım: eğer doğru ruha sahipsek, o zaman toplum için ihtiyaç duyduğumuz her şeye sahibizdir: bir şey hariç: toprak. Toprak için açlık başınıza gelmeli, siz büyük şehrin insanları!
Kendi kültürleri ile sosyalist koloniler toprakta her yerde, kuzeyde, güneyde, doğuda ve batıda, kâr ekonomisinin süfliliğinin ortasında, her ilde dağıldığında ve görüldüğünde, tarifsiz fakat sessiz tutumlarında yaşama sevinci hissedildiğinde imrenme giderek artacaktır. O zaman, inanıyorum ki halk ilerleyecektir. Halk görmeye, bilmeye ve emin olmaya başlayacaktır. Dış görünüşte sosyalistçe, müreffeh ve keyifli yaşamak için sadece tek bir şey eksik olacaktır: toprak. Ve ardından halklar toprağı özgür kılacak ve artık sahte tanrı için değil insanlar için çalışacaktır. Sonra? Sadece başla: en küçük ölçekte ve en az sayıda insan ile başla.
Devlet, diğer bir deyişle hala cahil olan kitleler, imtiyazlı sınıflar ve her ikisinin de temsilcileri, icrai ve idari kast, bu işe başlayanların yolu üzerinde en büyük ve en küçük engelleri yerleştirecektir. Bunu biliyoruz.
Tüm bu engeller, eğer gerçek engeller iseler, onlarla bizim aramızda en küçük bir boşluk bırakılmaması için yakın ve bir arada durmamız halinde yok edilecektir. Bunlar artık sadece beklentilerde, hayallerde, korkulardaki engellerdir. Bunu şimdi görüyoruz: zamanı geldiğinde yolumuzu her tür engelle kapatacaklardır – ve bu yüzden bizler bu arada hiçbir şey yapmamayı seçeceğiz.
Köprüyü, köprüye geldiğimizde geçeceğiz! Şimdi ileri doğru hareket edelim ki böylece çoğalalım.
Hiç kimse halka şiddet uygulayamaz, bu halkın kendisi hariç.
Ve halkımızın büyük bir kısmı adaletsizliğin ve kendilerine bedenen ve ruhen zarar verenin tarafını tutacaktır çünkü ruhumuz yeterince güçlü ve ikna edici değildir.
Ruhumuz ateş almalı, aydınlatmalı, baştan çıkarmalı ve cezbetmelidir.
Konuşma bunu hiçbir zaman tek başına başaramaz; en güçlü, öfkeli ya da en nazik konuşma dahi yapamaz.
Sadece örnek, bunu başarabilir.
Örneklemeliyiz ve yol göstermeliyiz.
Örneklemek ve Fedakârlık ruhu! Geçmişte, günümüzde ve gelecekte, bu şekilde yaşamayı sürdürmenin imkânsızlığından dolayı her daim isyanda olan bu düşünceye fedakârlık üstüne fedakârlık yapılacaktır.
Şimdi, doğru yaşam biçimi için örnek sunmak üzere başka tür fedakârlıklar, kahramanca olmayan, sessiz, etkileyici olmayan fedakârlıklar yapmak gerekmektedir.
Sonra az olan çoğa dönüşecek ve çok olan da az olacak. Yüzlerce, binlerce, yüzbinlerce -çok az çok az!
Yine de engeller aşılacak zira doğru ruh sahibi olanlar kurarak en güçlü engelleri yok edecek.
Sosyalizmi inşa etmek için elinden geleni yapmak isteyen herkese çağrıda bulunuyorum. Sadece şu an gerçektir ve insanlar şu an yapmadığı her şeyi birden yapmaya başlamayacak, sonsuza dek yapmayacaktır. Hedef halktır, toplumdur, topluluktur, özgürlüktür, güzelliktir ve yaşam sevincidir.
Ve nihayet, nihayet çok uzun zamandır parlamış ve alevlenmiş olan sosyalizm, en sonunda ışık yayacak. Ve insanlar ve halklar büyük bir kesinlikle bilecekler: sosyalizm ve sosyalizmi gerçekleştirecek araçlar, tümüyle ve topyekûn, kendi içlerindedir, onların arasında bulunmaktadır ve sadece tek bir şeyden yoksundurlar: toprak! Ve toprağı özgür kılacaklar çünkü hiç kimse halka engel çıkarmayacak zira halk artık sosyalizme gölge etmeyecek.
Sosyalizmi inşa etmek için elinden geleni yapmak isteyen herkese çağrıda bulunuyorum. Sadece şu an gerçektir ve insanlar şu an yapmadığı her şeyi birden yapmaya başlamayacak, sonsuza dek yapmayacaktır. Hedef halktır, toplumdur, topluluktur, özgürlüktür, güzelliktir ve yaşam sevincidir. İnsanların slogan atmasına ihtiyacımız var; bu yaratıcı arzu ile dolmuş herkese ihtiyacımız var; eylem adamlarına ihtiyacımız var. Bu sosyalizm çağrısı, ilk başlangıcı yapmak isteyen eylem adamlarına ithaf olunur.
Bu kelimeleri ve kelimelerin arkasındaki hissiyatı hâlihazırda kendisine ithaf edildiği zaman duymamış olan herkese şimdi kısmen söylenmesine izin verin: insanların bizleri anlayabilmesi için benzeri pek çok fikri seslendirdiğimiz ve yanlış uygulanmış ya da yetersiz eğreti, güncel kelimeleri reddettiğimiz gibi, aynı durum bu kelimenin, sosyalizmin başına da gelebilir. Belki de bu çağrı daha iyi, daha derin ve daha ümit verici bir kelime bulma yolunun da başlangıcıdır. Herkes hâlihazırda bilmelidir ki sosyalizmimizin kırsal, pastoral barış ile sırf ekonomiye ve hayatın gerekleri için çalışmaya adanmış geniş bir yaşam arzusuyla ya da muhteşem rahatlıkla hiçbir ortak yanı bulunmamaktadır. Burada ekonomiden çok konuşuldu; ekonomi kendi yaşamımızın temelidir ve öyle dönüşmelidir ki hakkında az konuşulur hale gelsin. Selam olsun içinde olduğumuz bu zamanda hiç bir ekonomiye ve hiçbir mekâna katlanmayan siz avarelere, berduşlara ve serserilere. Selam olsun yaratıcılığı zamanı aşan sanatçılara. Selam olsun yaşamlarını soba borusunda pörsütmek istememiş siz eski savaşçılara! Bugünün savaş, savaş tehditleri ve vahşilik dünyasında ne varsa hepsi neredeyse tümüyle kimsesizlik ve tamahın yalnızca kaba bir maskesidir: kişilik, vefa ve şövalyelik ender bulunur hale gelmiştir. Selam olsun, hiçbir kelimenin dışarı çıkmadığı kalplerinin derinliklerinde önerileri olan siz kekemelere, siz sessiz olanlara: bilinmeyen yücelik, konuşulmayan mücadeleler, ruhun derinden acı çekişi, delişmen neşeler ve kederler şu andan itibaren hem bireyler hem de halklar açısından insanoğlunun talihi olacaktır.
Siz ressamlar, şairler, müzisyenler bunu biliyorsunuz ve yeni halklardan çıkacak olan gücün ve şevkin ve tatlılığın sesleri şimdiden sizden bahsediyor. Tüm kimsesizliğimizde parçalanmış genç insanlar yaşıyor, sağlam insanlar, eski insanlar, test edilmiş ve onaylanmış, asil kadınlar: orada burada, kendi bildiklerinden daha fazlası olan çocuk kalpli insanlar yaşıyor. Her birinin içinde bir gün yeni insanları ele geçirecek ve şekillendirecek ve ileri sürecek inanç ve büyük neşe ve büyük acının kesinliği yaşıyor. Acı, kutsal acı: gel, ah gel yüreklerimize! Bulunmadığın yerde barış asla olmayacak. Siz hepiniz – ya da o zamanlar çok mu azdınız?- rüyanın güldüğü ve ağladığı siz hepiniz, eylem soluyan siz hepiniz, içinizde derin coşkuyu hisseden siz hepiniz, günümüzde çevremizde olan hırpani saçmalık ve süflilik için değil sefalet ve zorluk denen dava ve delilik ve gerçek sıkıntı için umutsuzluğa kapılmak isteyen siz hepiniz, bugün yalnız olan ve içinde içsel bir biçim, imge ve bastırılmış yaratıcı enerji ritmi barındıran siz hepiniz, yüreklerinizden buyurabilen siz hepiniz: sonsuzluk adına, ruh adına, hakiki yol olmak isteyen imge adına insanoğlu helak olmasın. Bugün kendisine zaman zaman proletarya, zaman zaman burjuva, zaman zaman yönetici kast denen gri-yeşil, kalın çamur ve her yerde, yukarıda ve aşağıda bulunan tiksindirici kütleden başka bir şey değildir. İnsanlar tarafından çarpıtılan bu korkunç itici tamahın, doymuşluğun, yozlaşmanın bundan böyle bizi kirletmesine ve boğmasına izin verilemez: hepsi sosyalizme çağrılmaktadır.
Bu bir ilk sözdür. Daha da fazlası söylenmelidir. Söylenecektir. Burada çağrılan ben ve diğerleridir.
Çev: Nesrin Aytekin
https://itaatsiz.org/?p=5545
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.09.21 15:37 hexadcml !!! Komik cs nickleri gel watandas !!!

BENCE COKKK KOMIK KOMİKSE +R3P PLS xD GerdekBasanFlorasanHasan Annemle Babam Vs yapıyor Hanım kos benm c4ü getir Kediye Kafa Atan Mouse Tele olmasın bunca yiqit Hüsnü zevklendirici Kim_500_Mermi_İster werder_weremem Vukuat var abi dalın NuklearBaslikliKiz Anne Ben Terörist Oldum Abi_Elindeki_Ney? SeyimeGündoğdu Benim hiç clanım olmadı bidakka_sarjor_bıttı SeWiMLeePeacH 12345el-lazim-headshot-icin OpelCorsaBendeKorum *** benivurmaabi annemyokbenim vurma_babama_söylerim Cekilin Ben doktorum Küçükkedis2mi7 EvdeEkmekYokKeLesALdık EvladımAwpNeKadar? YavasLanOldurcen WurmaAbi5CocukWar
[TEXAS]TefeciNECMI [TEXAS]FabrikatorRIZA [TEXAS]SanayiciOSMAN [TEXAS]AvukatSELIM [TEXAS]GardropFUAT [TEXAS]TahsildarKEMAL [TEXAS]BekciMURTAZA [TEXAS]BombaciMULAYIM [TEXAS]FirlamaEROL [TEXAS]TropikAMPUL [TEXAS]GazozcuNURI [TEXAS]KucukEMRAH [TEXAS]TosunPASA [TEXAS]DamatFERIT [TEXAS]SarilarinSULO [TEXAS]KibarFEYZO
Pi)Lav Pi)yon Pi)kacu Pi)yanist Pi)slik Pi)ch Pi)zza
KelesAlsanNeYazarAslanGıbıDeagleVar Kedi Kesen şatanist fare KodummuSitdown SenDurBenDalarım DurVurmaKonuşalım AyıpYataktaOlur Qha----KafamaGedii AtınıMikenKovboy MikKafalıJaponAskeri Ufo gÖren maSum Krew Kilisenin İmamı VurDedikÖldürDemedik YaSaMaK SoRuN OLDU.....! zımparayla31cekenpınokyo ufo gören masum Terorist
BUNLARDA UZUNLARI >İçimde hiç patlamayan bir C4 var.Defuse kit'im olurmusun ?
>Seni seninle yaşamak varken, sensiz wallcılarla yaşamak zoruma gidiyor..
>Ölüm, ölüm dediğin nedirki gülüm, ben senin için C4 kurmayı göze almışım..
>Seni her düşündüğümde bir terörist wuruyorum.. Benim artık top15'de adım var..
>Kalbim kalbindeki C4'ü defuse edecek kadar adi ise, ellerim consola disconnect yazacak kadar asildir..
>Girdim Dün Servera Baqtım Wallcular Burada, Seni Gördüm Elim Kaydı Bütün wallcular yana yattı.
> Bir varmış bir yokmuş.De_Dust'ların Birinde EliteBaşlıklıKız varmışşşş. Büyük annesine AK47 götürecekmişşş.Annesi 30Kurşun ve 3De ekstradan sarjör vermiş. Ve anne tembi etmiş.Sakın ama sakın CT'lerin Base'inde geçme diye.Fakat EliteBaşlıklı Kız dinlememişşşş. CTlerin base'inden geçerken bir M4A1!li terörist EliteBaşlıklı Kızı Topuğundan vurmuşşşş. Kız ağlamış sızlamış.Ama ODA NEEEE. CT EliteBaslıklıKIZA AŞIKMIŞŞŞŞŞ.
Ve sonnnn. BÜYÜK ANNE ÖLDÜRÜLÜR.Ve eliteBaşlıklıKız ile CT Sevgilisi bölüm bitene kadar mutlu ve mesut yaşar..
> Bir ak47 mermisi seni seviyorum anlamı taşısaydı, ve sen bana seni ne kadar sevdiğimi soracak olsaydın, inanki admin beni serverdan banlardı..
>Hani ak47 vardır hs anlatır hani hileci vardır speed anlatır birde aşk vardır beni hayattan banlatır seni seviyorum..
>(Dustjump) Bir havuz gördüm uçurumun en altında.. Benim olmazsan ya uçurumdayım yada en altında..
>Bir awp mermisi olmak isterdim. Neden mi? Düşmanın seni awp ile wurduğunda vücudunun derinliklerine girip bir daha hiç çıkmamak için..
YıyosaBıcaklaGel [genelde 1hp]
HaNıM TuFeGiMi GeTiR!!![awp-delerde]
Kafası Haric15cm
Kopek balıgını Yiyen MinikBalık
Kopek balığını KoValayan HamSi
Satanist KeSen pSikopat kedi
hanımkelesimigetir
>Round nedir ki? başlar biter. ak47 nedir ki? hs atar gider. c4 nedir ki? patlar biter. Ama sana olan kurşunlarım sonsuzdur, ancak sizin basede biter.
oglum buna keles derler hey adamım bana bı colt al 1_pis_kedi_seyimi_7 yavaş Lan Şeytan Doldurur see_can_me_war Kertmeyenkele Cüneyt Arkana Baq Beni Vuran Top Olsun Donumdaki_canavar Mozart'ınSonZartı
submitted by hexadcml to kopyamakarna [link] [comments]


2020.09.19 18:55 mucizedildo Nickinizin bir anlamı var mı varsada anlamı ne ?

submitted by mucizedildo to u/mucizedildo [link] [comments]


2020.09.15 10:07 Tampuble92 Zaten aşırı nadir durumlar hariç yorumunu sadece Türkler görmüyor mu ne anlamı var?

Zaten aşırı nadir durumlar hariç yorumunu sadece Türkler görmüyor mu ne anlamı var? submitted by Tampuble92 to burdurland [link] [comments]


2020.09.08 17:12 biajansnet Web Sitesi Yaparken Dikkat Edilmesi Gerekenler 2020 Web Site Fiyatları

Web Sitesi Açarken Dikkat Edilmesi Gerekenler

Web Sitesi Nedir?

Web sitesi, web üzerindeki sayfalar; metin, görsel ve animasyon şeklinde ziyaretçisine bilgi aktaran veya hizmet sunan sayfaların tümünü kapsayan bir doküman topluluğudur. Kaynak: Wikipedia
Web sitesi nedir? Sorusunun cevabının daha anlaşılır olması için farklı bir açıdan bakalım; Web sitesi Google Chrome, Safari, İnternet Explorer, Firefox gibi tarayıcılar üzerinden ulaşılabilen, ilgili ziyaretçinin ilgisini içeriğinde barındıran (resim, video, müzik, yazı, haber vb.) global gösterime açık web sayfalarıdır.
Her web sitesi kullanıcılarının amaçları vardır. Örnek vermek gerekirse; bir web sitesi internet üzerinden gündemde ki haberleri anlatırken bir diğer web sitesi kendi ürünlerini insanlara gösterir. Bir başka web sitesi ise kişisel kimlik veya özgeçmiş amacı ile kullanır. Mesela biajans.net sitesi Sosyal Medya, Adwords, SEO ve Web Tasarımı gibi birden fazla amacı tek bir web sitesinde topluyor. Sonuç olarak bir web sitesi aslında dijital dünyada her şeydir.
Bu yazıya önerilen diğer blog yazıları: 5 Adımda İnstagram Reklam Vermek Google’da Reklam Vermek İsteyenler İçin 10 İpucu

Web Sitesi Neden Açılır?

Web sitesi neden açılır? Sorusuna en iyi cevap aslında ihtiyaçtır. Hepimiz biliyoruz ki artık dijital bir dünyada yaşıyoruz. Artık insanlar alışveriş yapmak için interneti tercih ediyorlar. Bir hizmet satın almak için yine interneti seçiyoruz. En uç noktalarda bile, örneğin fiziksel bir kitap satın alıp okumak yerine internetteki kaynaklardan indirdiğimiz veya satın aldığımız kitapları okuyoruz. Evcil hayvanlarımız için alışverişimizi internet sitelerinden sağlıyoruz.
Sadece alışveriş yada hizmet satın almak için kullanmıyoruz internet sitelerini. Bir CV oluşturmak ve kendimizden bahsetmek içinde kullanıyoruz. Web sitesi neden açılır sorusuna tekrar gelecek olursak, aslında dijital çağa ayak uydurmak için olduğu gayet ortada.
Web sitesi neden açılır? Gelin bir bakalım;

Devam edersek eğer bu sayfa baya büyür. Bir çok çeşitli iş veya amaca bağlı olarak web sitesi açılabilir. Yukarıdakiler bunların birkaç tanesiydi.
Kullanıcılar web sitesi neden açılır, neden bir web sitesi açmalıyım gibi soruları çok kez soruyor. Umarım bu başlık web sitesi neden açılır sorusuna yanıt olmuştur.

Web Sitesi Nasıl Açılır?

İster kendiniz için ister işletmeniz için olsun bir web sitesi açmak için 5 adımda web sitesi kurulumunu yapabilirsiniz;
Yukarıda okuduğunuz 5 madde ile bir web sitesini kurabilir ve yayınlayabilirsiniz. Şimdi gelelim detaylara.
Kişisel yada işletmeniz için web sitesi açmaya karar verdiğinizi varsayıyorum. Web sitesi açarken en önemli konu seçeceğiniz hosting firmasıdır. Çünkü hosting firmasının size sağladığı hizmetler kötüyse bu sizi Google sıralamasında çıkmanızı zorlaştıracaktır. Örneğin; biajans.net web sitesi olarak biz Güzel Hosting isimli hosting firması ile çalışıyoruz. Yaptığımız araştırmalara göre Güzel Hosting firması son 3 yıldır kullanıcılarına verdiği hız, kalite, güvenlik hizmetleri diğer hosting firmalarına göre çok daha iyi. Güzel Hosting firmasını tavsiye ederim ben bugüne kadar herhangi bir sorun yaşamadım. Farklı bir hosting firması ile çalışacaksanız hostinginizi seçmeden önce araştırmanızı yapmanızı tavsiye ederim.

Web sitesi açarken hedef kitlenizi tanımlayın
Bir web sitesi açarken yada açtıktan sonra hedef kitlenizi tanımlamaya önem verin. Hedef kitlenizin kim olabileceği konusunda daha iyi bir fikre sahip olmanız için;
Bu gibi demografik bilgiler ile hedef kitlenizi daraltın ve alakasız kişilere sitenizi göstermekten kaçının. Örneğin bir kedi maması satan web siteniz var ve hedef kitle tanımlaması yapmadınız. Bu durumda web siteniz genel tüm kullanıcılara gösterilir. Yani kedi sahibi olmayan kişilere de gösterilecek ve gereksiz trafik almış olacaksınız. Fakat hedef kitlenizi düzgün seçtiğinizde ve anahtar kelimelerinizi hedef kitlenize göre ayarladığınızda doğru ve alakalı kullanıcılara ulaşmış olacaksınız.

Web Sitesi Açarken Alan Adı Seçmek

Alan adı seçmek basit hafife alınacak bir konu değildir. Seçeceğiniz alan adı verdiğiniz hizmet ile alakalı olması Google’ın önemsediği bir konu. Tabi ki fiziksel mağazanızın adı özel isimlerden oluşabilir. Bunda bir sakınca yok fakat internet üzerinde satacağınız ürün yada hizmetle alakalı bir alan adı seçerseniz Google’da daha hızlı bulunabilirsiniz.
Alan adı (domain) seçimi yaparken seçtiğiniz alan adının web sitenizi ve verdiğiniz hizmeti yansıtan bir isim olduğuna dikkat edin. Örneğin www.biajans.net web sitesi alan adının içinde de geçtiği gibi ajans firmasıdır.

Mükemmel Alan Adını Seçmek İçin 6 İpucu;

  1. Yazımı kolay olsun. – Ziyaretçilerinizin sitenizin adını yanlış yazması sonucu başka web sitelerine gitmesini istemezsiniz.
  2. Alan adınızı kısa tutun. – “Çekoslavakyalılaştıramadıklarımızdanmısınız” bir tekerleme olarak kalması daha iyi sanki 😊
  3. Anahtar kelimeler kullanın. – Alan adı alırken bulabiliyorsanız sunduğunuz hizmetleri yada ürün ismini alan adı içinde kullanın.
  4. Sayı ve tire kullanmaktan kaçının. – İnsanların sizi bulmalarını zorlaştırmayın.
  5. Akılda kalıcı olun. – Kalabalıktan uzak durmak sıyrılmak sizin web sitenizin yararına olur.
  6. Hızlı olun. – Her gün pek çok alan adı seçilip alınıyor. Çok uzun süre bekleyip sizin için ideal olan alan adını elinizden kaçırmayın.

Web Sitesi Kurmak İçin Ne Gerekir?

Web sitesi kurmak için tabi ki önce karar vermek gerekir. Bir çok şeye karar vermeniz gerekiyor. Mesela web sitesi kurmak için öncelikle bir hosting firmasına karar verilmelidir. Sonrasında bir alan adına (domaine) karar verilir. Daha önemlisi, aslında hepsinden öncesinde ne için web sitesi kuracağınıza karar vermeniz gerekiyor. Bununla birlikte kuracağınız web sitesinin içeriği neyle alakalı olacak, kime hitap edecek gibi bir çok şeye kendi içinizde karar vermeniz gerekiyor.
Peki kararı verdik ve bir web sitesi kurmak istiyorsunuz bu aşamada web sitesi kurmak için ne gerekir?
Tabi ki bir host alacağımız için öncelikle daha önceden araştırdığımız bir hosting firması üzerinden üyelik açmak. Ve sonrasında bu firmadan bir domain ve bir host santın almanız gerekiyor. İşte bu kadar elinizde bir adet domain ve birde domaininizi barındırabileceğiniz bir sunucunuz oldu. Eeee peki sonra? Bitti mi? Tabi ki hayır daha başlamadık bile. Şuana kadar sadece bir sunucu kiraladık ve bir domain satın aldık. İçi boş bir sunucu.

Web Sitesini Kuruyoruz ..

Eğer web sitesi kurmak için hiçbir bilginiz yoksa işi uzmanlarına bırakmanızı tavsiye ederim. Çünkü web sitesi kurmak uzmanlık gerektiren bir meslektir. Düşünsenize bir grafikerin inşaat projeleri çizdiğini. Tabi ki saçma olur. Eğer bu konuda uzman değilseniz hiç bulaşmanızı tavsiye etmem. Web sitesi kurma işini profesyonellere bırakın daha iyi. Günümüzde artık herkes internette ve Youtube’dan izlediği videolar ile web sitesi kurabiliyor. Peki işe yarıyor mu?
Çoğunlukla bu cevap hayır oluyor. Yapılan bir araştırmaya göre küçük işletmelerin %38’i web sitelerini hazır kurulum olan web sitelerinden kendileri yapıyor. Sonrasında ise bir ajans yada bir uzmanla çalışmaya başlıyor.
Sonuç olarak zaman kaybı + ekstra para!
Bu yüzden işletmeniz için bir web sitesi kurmak istiyorsanız bir uzmanla çalışmanızı tavsiye ederim. Kimsenin boşa harcayacak ne zamanı nede parası var.
Diğer yandan CV amaçlı veya Özgeçmiş içerikli bir kişisel web sitesini kendiniz tek sayfa olarak kurabilirsiniz. Tabi yine profesyonel yardım alarak da bu işi daha iyi yapabilirsiniz.

Web Tasarım Nedir?

Web tasarımı, internette görüntülenen web sitelerinin tasarımını ifade eder. Genellikle yazılım geliştirmeden ziyade web sitesi geliştirmenin kullanıcı deneyimi yönlerini ifade eder. Web tasarımı eskiden masaüstü tarayıcılar için web siteleri tasarlamaya odaklanırdı; ancak, 2010’ların ortalarından bu yana, mobil ve tablet tarayıcılar için tasarım giderek daha önemli hale geldi. Bir web sitesi kurulurken web tasarımına dikkat etmeniz çok önemli. Çünkü web sitenizin tasarımı kullanıcıya güzel, hoş görünmezse yada site yavaş açılırsa ziyaretçi kaybetmeniz kaçınılmazdır. Daha fazla bilgi için Web Tasarımı sayfamızı kontrol edebilirsiniz.

Web Sitesi Tasarımı Nasıl Yapılır?

Kurmuş olduğunuz siteye web sitesi tasarımı yaparken şunlara odaklanmalısınız;
  1. Yazı Tipleri Bir web sitesi tasarlarken, tasarımı tamamlayan okuması kolay yazı tipi eşleştirmeleri seçmek gerekir.
  2. Renkler Renkler, bir web sitesi tasarlarken dikkate alınması gereken en önemli unsurlardan biridir. Renk psikolojisi hakkında birçok yanılgı olduğunu unutmayın . Siteniz için renk seçerken, renklerinizi markanız ve iletmeye çalıştığınız mesajla uyumlu hale getirmeye odaklanmak önemlidir.
  3. Yerleşim İçeriğinizi düzenlemeye nasıl karar verdiğiniz, sitenizin hem görünümü hem de işlevselliği üzerinde önemli bir etkiye sahip olacaktır.
  4. Şekiller Web tasarımında grafik öğelerin kullanımı son birkaç yılda gerçekten yükseldi. Güzel renkleri ve şekilleri birleştirmek, site ziyaretçilerinizin dikkatini çekmek gibi birçok şeyi başarmak için kullanılabilir
  5. Resimler ve Simgeler Şaşırtıcı tasarımlar birçok bilgiyi sadece birkaç saniye içinde iletebilir. Bunu başarmanın yollarından biri, güçlü görüntülerin ve simgelerin kullanılmasıdır.
Stok görseller veya simgeler için hızlı bir Google araması binlerce seçenek üretecektir. Aramanıbasitleştirmeye yardımcı olmak için işte favorilerimizden birkaçı;
Ücretsiz resimler ve simgeler;

#BONUS

Web sitesi tasarımı yaparken şunlara da odaklanmalısınız;
  1. Navigasyon Gezinme, web sitenizin gerçekten “çalışıp çalışmadığını” belirleyen ana bileşenlerden biridir. Seyirciye bağlı olarak, navigasyonunuz birden çok amaca hizmet edebilir. İlk kez ziyaretçilerin, sitenizdeki belirli bölümlere geri dönen ziyaretçileri yönlendirirken sunduklarınızı keşfetmesine yardımcı olur.
  2. Hız Kimse yavaş web sitelerini sevmez. Tasarımınız ne kadar güzel olursa olsun, makul bir süre içerisinde yüklenmezse aramalarda performans göstermeyecek ve hedeflerinize ulaşamayacaktır.
  3. Web Site Yapısı Bir web sitesinin yapısı hem kullanıcı deneyiminde hem de SEO’da önemli bir rol oynar. İnsanlar sitenizde gezinirken kayboluyorsa, büyük olasılıkla tarayıcılar da olacaktır.

Responsive Web Siteleri

Responsive web siteleri, her ekran boyutunda özel bir görünüm oluşturmak için kesme noktalarına (medya sorgularını kullanarak) sahip esnek ızgaraların (yüzdelere göre) bir kombinasyonunu kullanır. Yalnızca bir kesme noktasına ulaştıklarında uyum sağlayan uyarlanabilir sitelerin aksine, duyarlı web siteleri ekran boyutuna göre sürekli olarak değişir.
Yani sonuç olarak diyebiliriz ki web tasarımı, bir web sitesini kullanırken genel görünümü ve hissi yaratan şeydir. Yapı ve düzenden görüntülere, renklere, yazı tiplerine ve grafiklere kadar web sitenizin öğelerini planlama ve oluşturma sürecidir.
Web tasarımı, grafik tasarım, kullanıcı deneyimi tasarımı, arayüz tasarımı, arama motoru optimizasyonu (SEO) ve içerik oluşturma dahil olmak üzere bir web sitesinin bitmiş deneyimini oluşturmak için birlikte çalışan çok sayıda bileşene sahiptir. Bu öğeler, bir web sitesinin çeşitli cihazlarda nasıl göründüğünü, hissettiğini ve çalıştığını belirler.

Web Sitesi Tasarımı Ve SEO

Web sitesi tasarlarken yaptığınız SEO çok önemlidir. Tasarım aşamasındayken yapılması gereken SEO’nun aksine birçok tasarımcı yada site sahibi bu işi çok sonralara bırakıyor. SEO web sitesini tasarlarken birlikte yapılması gereken önemli bir faktördür. Yapacağınız web sitesi tasarımı içine dahil etmeniz, SEO ile organize olmuş ve entegreli bir şekilde çalışmanız gerekiyor.
Mantığı anlayabilmek için şöyle de düşünebiliriz. SEO web sitesinin Google’da ki temel kolonlarıdır. Web sitenizin ayakta durabilmesi için SEO’ya ihtiyacı vardır.
Sonradan yapılan SEO tabi ki işe yarar fakat sonradan yapılması demek yaptığınız web site tasarımına göre SEO yapacaksınız yada tasarımı değiştireceksiniz. Birbirlerine uyumlu olması için birlikte yapmanızı şiddetle tavsiye ediyorum.
Hadi şimdide web sitesi tasarımı ile SEO’nun arasında ki ilişkisine bir göz atalım,

Mobil Uyumluluk

SEO veya web tasarımına biraz aşina olan herkes, web sitenizi mobil uyumlu hale getirmenizin önemini bilir.
Aslında sitenizi mobil uyumlu hale getirmediyseniz zaten birkaç yıl geridesinizdir. Google, 2015 yılında mobil uyumluluğunu bir sıralama faktörü haline getirdi. Bu, 5 yıl önceydi..
Arama devi olan Google daha sonra 2017 yılında mobil öncelikli indekslemeyi başlattı. Google’ın mobil dostu olma konusu ne kadar önemli olduğunu açıkça görüyoruz. Ancak günümüzde hala birçok web sitesi mobil uyumluluğun önemini tam olarak anlamış değil.
Unutmayın ki bir telefona veya tablete düzgün yüklenmemesi nedeniyle hemen çıkma oranı yüksek olan bir web sitesi, Google’a kötü sinyaller gönderecektir ve buda sıralamanızı düşürebilir.

Okunması Kolay Tasarım

Kötü web tasarımı, kullanıcıların web sitenize ilgisini düşürür. Aynı zamanda içeride dolaşma ve içeriğinizi okumalarını imkansız hale getirebilir. Sitenizde kimse istediği bilgiyi alamazsa, ne anlamı var..
Web tasarımı yaparken seçtiğiniz temanın kitleye hitap etmemesi, yazılarınızın fontu okumayı zorlaştırıyorsa, Seçtiğiniz renkler uyumsuz ise yada yazılarınız çok uzun ve anlatım biçiminiz sıkıcıysa ziyaretçileriniz farklı kaynaklara yönelerek sizi terk edecektir.
Unutmayın mobil uyumlu olmayan web siteleri gibi, herhangi bir cihazda veya masaüstünde okunması zor olan sitelerde, insanları hızla uzaklaştıracaktır.

Web Sitesi Hızı

Web sitenizi neyin yavaşlattığını biliyor musunuz?
Maalesef buda web tasarımınızla bir ilgisi olabilir. Web sitesi hızı teknik SEO’nun en önemli yönlerinden biridir ve birçok web sitesi için birinci eksikliktir.
İyi bir sıralama elde edemiyorsanız, web siteniz çok yavaş olabilir ve insanlar hızla geri çıkıyor olabilir. Biliyorsunuz ki insanların sitenizden hızlı çıkması Google’a kötü sinyaller göndererek sıralama kaybetmenize neden olur. Sayfa hızının bilinen bir sıralama sinyali olduğunu asla unutmayın; bu nedenle, resimlerinizi optimize ederek, gereksiz eklentileri silerek, tarayıcı önbelleğe almaya izin vererek vb. zamanlamanızı sitenizi hızlandırmaya ayırmanız gerekir.
Üç saniyeden uzun sürdüğünde, sitenizi ziyaret eden kullanıcıların yarısı kadarının sitenizi terk etme olasılığı yüksektir. İnsanların beklemek için daha az zaman harcadıkları mobil cihazlarda sayfa hızı daha önemlidir.

Web Sitesi Fiyatları Ne Kadar?

Web sitesi fiyatları, site tipi ve kullanılan tasarım veya temaya göre değişiklik gösterir. Oluşturulan sayfa sayısı, SEO teknikleri, yazılım altyapısı, yönetim paneli özellikleri, mail altyapısı, hosting kalitesi gibi özellikler web sitesi fiyatlarını belirleyen önemli faktörlerdir.
Aslında web sitesi fiyatlarını belirlemek kişiye bağlıdır. İstediği tasarım, site tipi gibi özelliklere göre fiyat belirlenir. Örneğin bir kartvizitlik site, portföy sitesi, yada e-ticaret sitesi birbirlerinden çok farklıdır. Yani istediğiniz web sitesi tipine göre web sitesi fiyatları da değişmektedir. Kişisel sade düz tasarımlı yani basit bir web sitesi, 2020 web site fiyatları ortalama olarak 1200 ile 1800 TL olarak değişiklik gösterir.
Web sitesi yaptırmak isteyenlerin Google aramalarda karşısına çıkan 100 TL’ye yada 500 TL’ye site yaptığını iddaa eden web siteleri çıkıyor genellikle. Bu tür tuzaklara düşmeyin lütfen. Paranızı boşa harcamak yada çöpe atmak istemezsiniz. Web sitesi yaptırmak isteyen biri sitenin alt yapısını sağlayan hosting + domain + SSL sertifikası alması gerekiyor bu üçü olmadan web sitesi kurulmaz. Günümüz şartlarına baktığımızda bu üçünün toplam minimum fiyatı 400 TL civarındadır. 400 TL hostinge harcadık bile daha siteye tema yüklemedik eklenti yüklemedik ve siteyi tamamlamak için içerik eklemedik. Yani anlayacağınız üzere hizmet bedeli henüz kesilmedi bile. Ne yani şimdi internette 500 TL’ye web sitesi yapan bu şahıslar 400 TL’ye hosting alıp 100 TL’ye de size site mi yapıyor 😊
Bu tür şeylere maalesef bilmeyen insanlar kanıyor. Hatta bizzat benim çalıştığım firamalar bile bazen bunları dile getirebiliyor..
Bunlar gibi birçok diyalog yazabilirim size. Bilmeyenler genelde böyle tuzağa düşüyor. Ve bu başlığı da aslında bilmeyen ve ucuza web sitesi arayanlara yazdım. Umarım bu tür içeriklere karşı daha dikkatli olur ve araştırma yapmadan alışveriş yapmazsınız.

Sona doğru,

Web Sitesi Yaptırmak İstiyorum Ama ..

Özetlemek gerekirse; Biraz uzun bir yazı oldu ama işinize yarayacak bir çok bilgiyi paylaştık blog yazımızda. Web sitesi yaptırmak isteyenler yada web sitesi kurmak isteyenler gerek Google’a gerekse bana sordukları soruları bu makalede cevaplamaya çalıştım. Her şeyden öte web sitesine ihtiyacınız varsa mutlaka bir uzman yada bir ajans ile çalışmanızı tavsiye ediyorum. İnsanlar Google’da web tasarım firmaları yada web site yaptıranları bulmaya çalışırken; ucuz web sitesi tasarımı, ucuz web sitesi yapma programı yada freelance web tasarım hizmeti olarak arama yapıyorlar. Fakat burada dikkat edilmesi gereken bir şey var.! Bu gibi arama sonuçlarında 100 TL’ye web sitesi yada 500 TL’ye web sitesi yaptığını iddaa eden şahıslar yada firmalar karşılarına çıkıyor. Yukarıda da bahsettiğim gibi bu tür tuzaklara yakalanmamak için ajanslar ile çalışmanızda fayda var. Veya bu işi hakkıyla yapan freelance olarak çalışan kişilerle yapmalısınız. Aynı zamanda daha öncesinde web site yapmadıysanız bu işi kendiniz de kesinlikle yapmayın.
Web tasarım fiyatları veya web site fiyatlarına gelecek olursak net bir fiyat vermek aslında imkansızdır. Genellikle fiyatlandırma müşterinin isteklerine göre değişir. Örneğin sizin logonuz vardır ve logo tasarlatmak istemiyorsunuzdur bu durumda fiyata logo dahil edilmez. Veya hostinginiz ve domaininiz var ise bunlarda fiyata dahil olmaz. Bunların yanı sıra müşterinin istediği sayfa sayısı yada blog yazısı yada ücretli resimler veya eklentiler, bu gibi durumda fiyat yine değişiklik gösterir.
Yukarıda da bahsettiğim gibi en düşüm maliyetle kartvizitlik yada portföy sitesi gibi tek sayfa düz tasarım bir web sitesi yaptırmak şuan için ortalama 1200-1700 TL civarında değişiklik gösterir. Bir internet sitesi kurma maliyetleri kullanıcı/müşteriye göre değişiklik gösterir.
Bu yazıda tüm sorulara yanıt vermeye çalıştım. Cevaplayamadığım sorularınız varsa yorum bölümünden bize iletin lütfen.
Google'da siteniz gözükmüyor mu?

WEB SİTESİNE Mİ İHTİYACINIZ VAR?

Site içi SEO ve dış link yapılandırması gibi bir çok hizmeti biajans.NET üzerinden gerçekleştirin. SEO hizmetinin yanı sıra Sosyal Medya, Adwords ve Web Tasarım hizmetlerimizi de inceleyebilirsin. Ayrıca İnstagram reklam vermek için İnstagram Reklamları ve Facebook Reklamları gibi sosyal medya reklamları için blog’umuzu inceleyebilirsiniz. Bu arada bizi Facebook ve İnstagram üzerinden takip etmeyi unutma. Bol kazançlı günler..
Şimdi İletişime Geç
https://biajans.net/web-sitesi-acarken-dikkat-edilmesi-gerekenle
submitted by biajansnet to u/biajansnet [link] [comments]


2020.09.08 14:28 egeneges Şarkı öneri postu

Belirli aralıklarla attığım şarkı öneri postunun bugünkü bölümünde
Defkhan ~Ölüm var
Defkhan gerek kişiliği, konuşması, duruşu ve tavırları ile herkesin sevdiği saydığı saygıdeğer bir abimizdir.
Kısaca ondan "Flow God" diğe bahsedebiliriz aslında.
Günümüz "rapçiler"ine nazaran Defkhan kimseye karışmayan, kendini işine veren, kalemi sağlam, oldukça harika bir mcdir.
Anlamı yok yazın ve kışın, güneş ve yağmurların Vakti geldi düşlerim ölsün, yaşasın kâbuslarım Sende namus yarım, bende topyekûn ve sabıkalı Vatan için bu sehpadan düşmek helâl ve harikadır
Defkhan, vatan için can vermenin ne kadar muhteşem olduğunu vurgulamış.
Çilemse gelsin alsın, kaderimse yağlı urgan Türküm ben ölürüm de kelepçede bağlı durmam Olmuşsam vatana kurban, şeref ve ar sayarım Var olsun ve yaşasın Oğuz'un nesli varsa yarın
Oğuz ya da diğer adıyla Oğuz Han; Oğuz Kağan destanının baş kahramanıdır. Türk hükümdar Mete Han'la özdeşleşmiştir.
Türk'ün asla özgürlüğünden vazgeçmeyeceğini anlatıyor.
Ölüm var, üzeri karla kapalı Ölüm var, bedeni kanlı yaralı Ölüm var, üzerime damladı yağmur Yar, elim Azrail'e bağlı
Sarı Kamış Harekatına....
Şarkının devamını dinlerseniz Defkhan'ın nasıl biri olduğunu anlarsınız.
Umarım beğenmişsinizdir....
şarkı
sözleri
akagas
bir önceki
submitted by egeneges to akagas [link] [comments]


2020.09.05 22:41 Theunx En Yüce Değer Gerçekten Emek midir?

EMEĞİN EN YÜCE DEĞER OLDUĞU YALANI, EMEK KAVRAMI İRDELENDİĞİNDE VARILABİLECEK SAVLARDAN BİRİDİR
Emek, ardında yatan gerçeklikle birlikte tanımlanmadığı sürece içi boşaltılmış bir eylemden öteye gidemez. Bu gerçeklik ise emeğin ne için ortaya konduğunda yatmakla birlikte bunun ortaya konan fiil ile bağlantısı insanın arzuları, erdemleri gibi etmenlerle kurulmalıdır. Emek asil bir gerçekliğe dayansa dâhi insanın değerlerine uzanamadığı vakit askıda kalacaktır. günümüzde, özündeki değeri kaybetmiş ve dâhi insanların kalpleriyle bağını yitirmiş çalışmaya ve sarf edilen efora övgüler sunulup insanları sahte süreğenlik içinde atalete mahkum etmek temel anlayışlardan biri hâline gelmiştir. Bu övgülerin yarattığı sahte erdemin yanılsaması kullanılarak aynı emeğin kendisi gibi bir kabuktan meydana gelmiş ve netice olarak saygı duyulması imkânsız bir kalabalığı istenilen doğrultuda yönlendirmek gayet mümkündür ki, günümüz dünyasının klişe olarak "sistemin çarkları arasında sıkışıp kalmak" tabiri de bunu anlatır.
İnsanlar sistemin içindeki devinimde hareket hâlinde olduklarını düşünseler bile kendi arzuları, tutkuları, değerleri konusunda aslında yerlerinde saymaktadır. Özünde değersizleşmiş, yanılsama ile anlamlı görünen emeğin övülmesi, açlıkla terbiye, açlık korkusu ile birleştiğinde en etkili sonucunu verir. Bu topraklarda garibanizm felsefesinin bu denli kök salmasının en önemli nedenlerinden biri de budur. Garibanizm içinde bulunan birey yaşantısında harcadığı emeğin bir türlü tutkularına dokunamaması yüzünden isyan noktasındadır. Bu isyan öyle bir haddeye ulaşmıştır ki gariban tüm arzularını kaybetmiştir, elinde açlıkla terbiyenin sonucu olan geçim sıkıntısından başka tutunacak bir dalı kalmamıştır. İçten içe elde edilen her büyük imkânın ardında bir ahlâksızlık, bir suç olduğunu düşünür. Öfkelidir ve bu öfkesi onu sistemin günah keçisi haline getirir.
Tutkusuz bir çabanın, sadece yaşamı bir şekilde idame ettirmek üzerine kurulu bir anlayışın hayata dair tutkularını kaybetmiş, hırsları uyansa da öfkeleriyle perçinlemiş bir topluluğun üzerinden kendini aklamasına şahit oluyoruz. Emeği mevcut hâliyle kurgulayan söylem bu aklamanın ötesinde kendi sürekliliği sağlamak adına içi boş emeği saran kabuktan ibaret sözde değerler vasıtasıyla ya onu bir nevi zihinsel mastürbasyonun hasıl olduğu propaganda malzemesine çevirir -bu sistemin içinde yorulmuş toplumun küçük ya da büyük ölçekte deşarj olması için gereklidir. -ya da iş dünyasının vazgeçilmezi motivasyon kavramını tanımlamak için kullanır. Öyle ki bu motivasyon kavramının içinde gerçeğe dair bir kırıntı bulmak güçtür. Daha mevzunun temelindeki sorun insanların içindeki arzuların, tutkuların ve bunlara benzer bir çok hissin sahte hâle gelmesidir. Emeğin, bu yeniden kurgulanmış iç dünyalarıyla kurulabileceği bağlar da elbette sahte olacaktır ki, deney malzemesi olan bir çok bireyin adanmış çabalarını görmek can sıkıcıdır. Anlamı kayıp emek, iç huzurun ağlama duvarında bir taştan ibarettir.
TOPLUMUN BÜYÜK BİR KISMI HAYATIN AKIŞININ İÇİNDE UYKUYA DALMIŞTIR
Elbette uyku hâlinin bir çok nedeni var, gerçek olan değerlere riayet etmekte sergilenen riya gibi... "mış gibi yapmak" bile lâyıkıyla yerine getirilemiyor, bu yüzden. Gerçi iş dünyasının sözde etik değerlerini benimsemiş gibi yapıp "mış gibi yapmak"ta başarılı olanlar riyanın hakkını veren bir azınlık vardır ki, bunlar kendini uyanık sanan uyutulmuşlardır. Garibanlar ise bu uyku halinden uyanmaya en yakın olanlar. İçlerinde tutku kalmasa bile umut var, umut bulamamış olsalar bile mevcut olana karşı husumetleri var. Beklentilerin zehri karışmamış umut gibi husumet de insanı diri tutar. Bu yüzden narkozun etkisi garibanlarda tam olarak görülmüyor. Asıl değinmek istediğim güruh, düzenin gerekliliklerini bunun üzerine inşâ edilmiş değer yargılarını benimsemiş olanlar. "hayırlısı olsun", "çok şükür idare ediyoruz" gibi cümleler muhteviyatı haiz olunmadan dile getirilse dâhi içlerinde bir umut vardır ve hatta "bugün de ölmedik" gibi pesimist bir cümleye dair içinde ümit barındırır.
Lâkin "hayat devam ediyor" gibi bir cümle sadece hayatın mevcut akışına teslim olup sürüklenmeyi anlatır. Hayat akıp giderken onun sularına kapılıp gidenlerin durumlarını anlatmak için kullandıkları bir cümledir. Böyle bir hâl üzerine yaşayan insanların içinde çeşitli istekler yeşermeye çalışsa dâhi köklerini salabileceği uygun bir umut olmadığından mütevellit yaşamazlar. Hayatın içindeki zaman akışına teslimiyet vardır ve bu akışla gelen zaman programlanması. Her şey zamanında yapılmalıdır çünkü programın işleyişinde en ufak bir kırılma hayatı ıskalamak anlamına gelir. Yarıca bu çerçevede yaşayan insanlar refah düzeyleri ne olursa olsun açlıkla terbiyeyi tatmışlardır çünkü her dâim belirlenen standartlar yakalanmalıdır. Böyle insanlar kabul ettikleri standartların kendi iç huzurundan kopukluğunu bilse dâhi bir bağımlı gibi onların peşinden gider. Bu döngünün içinde kendi durumuna acısa da kendiyle dalga geçecek gücü kendinde bulamaz. Gülüp geçebilmek acıyla derinlemesine her cepheden yüzleşmek ile mümkündür. Öyle ki bir insan çok fazla acıyla yüzleşirse dışarıya yansıtabileceği tek duygu neşedir. Bu bir savunma mekanizması olmakla birlikte ilerlemek adına dayanacak bir güçtür. Kendine gülüp geçebilmek, kendiyle dalga geçebilmek ise ipini celladın elinden alıp kendi boynuna geçiren ve tabureyi kendi tekmeleyen idâm mahkumunun davranışına benzer. Acının en temelinde yani kendi içindekilerle yatanlarla yüzleşmek için kimseye fırsat tanımayacak kadar onurludur ve bunu gerçekleştirecek kadar güçlü.
Bundan daha da zoru ise insanın hayatın baştan çıkaran yönlerine tutku duyan ahmak ve de kibirli benliğiyle pazarlığa oturabilmesidir ki, bu düzenin dışında kalabilmiş insanların da az bir kısmının gerçekleştirebileceği bir tutumdur. Bu tutum başlangıçta bir çocuğu avutmak kadar kolay görünse de işin içine girince hiç de öyle olmadığı görülür. Son bahsettiğim davranış düzenin dışında kalabilmiş olanları ilgilendirdiği için bunu başka bir yerde açıklamak üzere bir kenara bırakıp düzenin içindeki umutsuzluktan bahsetmeye devam etmek yerinde olacaktır. Acısıyla yüzleşmek ve bunun ardından kendine gülüp geçmekte başarısız olup aciz kalmış insan hayatın en küçük detaylarına yani günlük yaşamdaki sıradan olaylara kadar inmiş yenilgilerle umudunu tamamen kaybeder. Burada en büyük hata umudu beklentilerle zehirlemektir, elde edilememiş her beklenti umudun toprağına zehir olarak geri döner. Bu durum öyle bir hâle gelir ki umut tamamen çürümüştür ve umudu kaybeden insan beklentilerini koyabileceği yer dâhi bulamaz.
Artık beklenti oluşması ihtimalinden ve bu ihtimale ortam sağlayacak her koşuldan nefret eder. Döngünün içinde kaybolmuştur, ona teslim olmuştur ve dışarı bir adım atmak dâhi ona acı verir hâle gelir. Çaresizliği öğrenmiştir ve bu çaresizlik içinde kendince kurduğu denge ile yaşamayı kabullenmiştir. Bu şekilde tek düze geçip giden hayatın seyrinde savaşçı ruhundan uzak, tüccar zihniyetiyle yapılmış küçük atılımlar insana biraz nefes aldırsa da filmin tamamı izlendiğinde duyulacak derin pişmanlığın önüne geçemeyecektir. Kendi asli isteklerinden, değerlerinden uzaklaştırılmış ve maruz kaldığı sahte bir çok değeri arada rahatsızlığını hissetse de benimsemiş insan, önüne konan düzene sakin, uysal bir devinim ile hizmet ederken kendi arzuları, ihtirasları ve hatta aşkları nezdinde aynı noktada kalacaktır. Neyse ki onu yürüdüğü yolda yalnız bırakmaz; ardındaki manayı yitirmiş, insanın gerçek değerleri ile bağlantısı kopuk ve bu sayede kalp (sahte) olana iliştirilmiş, özünden ırak emek gibi kavramlar. Yoksa çağdaş cinnet vakalarına çok sık rastlanırdı.
submitted by Theunx to KGBTR [link] [comments]


2020.09.03 12:16 EbrruSuleyman Habercilik bazı insanların tekelinde olursa nerede kaldı basın özgürlüğü? Basın özgürlüğünü asıl ihlal edenler gazete sahiplerinden başkası değil zaten. Eğer gerçekleri yazmıyorsan, gazeteci olmanın ne anlamı var ki?

Habercilik bazı insanların tekelinde olursa nerede kaldı basın özgürlüğü? Basın özgürlüğünü asıl ihlal edenler gazete sahiplerinden başkası değil zaten. Eğer gerçekleri yazmıyorsan, gazeteci olmanın ne anlamı var ki? submitted by EbrruSuleyman to KGBTR [link] [comments]


2020.08.20 00:27 timbo_gg Arkadaşlar Merhaba, Okuyunuz ve paylaşınız lütfen

Arkadaşlar Merhaba,
Doktor olan arkadaşımın, kendi doktorlar whatsaap grubundan alıntılayarak paylaştığı deneyim.
Arkadaşım, "Prof Dr. Atiye Tuğrul (İst. Üniv.) hocamız corona tecrübesini paylaşmış" diyerek paylaştı.
Okuyunuz ve paylaşınız lütfen
"Sevgili ailem, Öncelikle paniklemeyin, fakat ben gecen hafta hastalığı yaşadım ve atlattım, şu an iyiyim ve bi sıkıntım yok. Tecrübemi sizlerle de paylaşmak istiyorum, hem başınıza gelirse nasıl bişey olduğunu bilin, hem de ailemizin yaşlılarını korkutmak istiyorum, eğer halen ciddiye almayanlar var ise diye. Geçen cuma akşamı eve geldiğimde başladı, o akşam burun doluluğu ve yoğun bi hapşurma vardı, alerji olmuşsunuzda bir anda ağzınız burnunuz dolmuş gibi ama çok yoğun, O akşam Otrivine le burnumu açıp bi tane Nurofen içip uyudum. Cumartesi sabah kalktığımda burnum tamamen açılmış fakat boğazım yanmaya başlamıştı, bademcik şişmesi gibi değil, yutkunamama sorunu yoktu fakat sanki boğazım sanki yırtılmış çizilmiş veya kanıyomuş gibi acıyordu. Bu aşamada corona olduğunu anladım , bi yandan internetten, özellikle yabancı kaynaklardan araştırmaya başladım. Zaten corona olduğunu anlamamanız mümkün değil, hem siz hem de vücudunuz çok çok farklı bişeyle karşı karşıya olduğunu anlıyor. Hastaneye gitmedim çünkü hastanede yapılabilecekleri de benim yaptığım gibi, her sendroma ona uygun yöntemle saldırmak, virüse zarar verebilecek bi ilaçları yok , sadece vücuda virüsü dışarı atabilmesi için yardımcı olmak, ben de bunu yaptım. Vücut da tam olarak bu tepkiyi veriyor, hiç tanımadığım çok garip bir şey girdi, bunu atmalıyım diye deli gibi sıvı salgılıyor. Cumartesi akşamına geri dönelim; Boğazımdan ciğerlerime doğru inmeye başladı, nefesim hırıltılı olmaya başladı, geceye doğru boğazımdan tamamen gidip, ciğerlerime doldu, İlginç yanı terkettiği yeri tamamen bırakması, sabah parçalanan boğazımda akşam olduğunda hiç bişey kalmadı, fakat ciğerlerim çok dazla doldu, yatağa yatınca sıvılar boğazımı tıkadığı için nefes alamıyordum, o yüzden koltukta dik oturarak 5 er 10 ar dakika uyabildim saat başı belki. Tabi bu arada devamlı öksürerek balgam atıyordum, ama öyle iltihaplı değil, bembeyaz bol sulu balgamlar. Zaten ateşim fazla yükselmedi, hiç öyle soğuk soğuk terleyip yorgan altına girmedim. Zaten tam olarak hasta olmuş gibi halsizleşmedim, sadece fiziki olarak yoruldum. Herkeste ateş yapmıyormuş. Bütün gece Asist Plus (suda eritelen bi solunum yolu ilacı, balgam söktürücü) kullandım, çok faydasını gördüm. Bi şekilde hiç uyumadan sabah ettim. Pazar sabahına geldik; Ciğerlerimin doluluğunu hem hissediyor hem de her öksürmede fena bi şekilde ağrı yapıyordu, ellerimi sırtıma atıp kürek kemiklerimim altından tutarak zar zor öksürüyordum. Fakat her öksürükte attığım balgamla rahatlıyordum, akşama kadar bu şekilde ciğerlerimi boşalttım, ama çok çok zor oldu, çünkü sanki ciğerlerinizde 2 kilo sıvı var da, siz her öksürükte 2 gram balgam atabiliyorsunuz , hem de her öksürük büyük acı veriyor, boğazınızı değil resmen içerden ciğerlerinizi acıtıyor, gece olunca hem azaldı sıvı miktarı hem de yorgunluktan uyuyabildim. Pazartesi sabah uyandığımda ciğerlerim neredeyse tamamen rahatlamıştı. Öğlen gibi hayatımda yaşadığım en kötü ishali yaşadım, bu da akşama kadar sürdü ve ertesi gün geçti. Özetle virüs resmen içimden geçti 3-4 günde. Olay çok mekanik, normal griple alakası yok, vücut içine giren sentetik bi maddeyi atmaya çalışır gibi uğraş veriyor. Birinci ağızdan tecrübemi sizlerle paylaşmak istedim, başınıza gelir ise hem tanıyın, hem de ne yapacağınızı bilin. Yaşlılar için tehlikeli olan ise ciğerlerin dolup nefes darlığı, solunum yetmezliği yaşanılan kısım. Benim yaşadığım Cumartesi gecesini 70-80 yaşında biri atlatamazdı. Bunu sizi korkutmak için söylüyorum, burundan ciğere inip doldurması aşırı hızlı ilerliyor, bu yüzden lütfen durumu ciddiye alın ve önlem alın. Evinizde bu ilaçları bulundurun, en azından gargara yapın ara sıra. Virüs kendini yağ tabakası ile koruduğu için yağ çözücüler işe yarıyor, sabun alkol... anti bakteriyel jel veya mendiller işe yaramaz çünkü bu bakteri değil. Hastamıyım acabamı diye test vs yapmanın bi anlamı yok, zaten hastalanınca anlamamanız imkansız, ciğerleriniz sağlam değil veya yaşınız varsa, anlattığım belirtilerin başında bi hastaneye gidin, çünkü ciğerlere inince oksijen veya solunum cihazına ihtiyaç duyabilirsiniz. Ben şu anda gayet iyiyim, Hastalığın başından beri evde karantinadayım, ihtiyaçlarımı siparişle giderip online ödüyorum, kuryelere kapıyı bile açmadan kapı önüne bıraktırıyorum. Bağışıklık kazanmış olma ihtimalim yüksek fakat kimseye de yaymamak için kendi karantinamı yapıyorum. Bu mesajımı grupta olmayan aile bireyleri ve tanıdıklarınızla paylaşın lütfen. Kimse birinci ağızdan nasıl bi süreç olduğunu anlatmıyor. Bu anlattıklarım internette tam olarak yok. Kendinize dikkat edin."
submitted by timbo_gg to kopyamakarna [link] [comments]


2020.08.14 02:31 yuzenpipi Buraya da atmak istedim ondan dolayı dakikalar önce yazdığım yorumu buraya da extra atıyorum.

Biz Türk milleti olarak hayatımız boyunca en kalitesiz ürünleri en pahalı şekilde kullanıyoruz bundan sadece aramızda şikayet edip asla bir kalkışma yapmayışımızdır belki de bu refahsızlık, belki de halkın adamı rollerini oynayıp 50 bin dolarlık çanta almalarına müseade etmemizdendir bu refahsızlık, ülkenin tüm önemli ihalelerini belli şirketlerin almasındandır bu refahsızlık, belki de türk milletinin asla birbirini çekememesi ve asla iyi bir yerlere gelmelerini aşırı kıskançlık yapmasındandır bu refahsızlık, belki de hayatımız boyunca ezik yaşamaya ve hep bir basamak altımızdakilere bakıp halimize şükür edelim paramızı dini şeylere harcayalım allah diyenin peşinden gidelim tekbir diyenin söylediklerini tekrarlayalım algısını kullandığımızdandır bu refahsızlık, hayattan bezmiş insanlarla dolu taşı toprağı altın! olan ülkenin bataklığa batmasına göz yumanlara inatla oy verenlerdendir bu refahsızlık, batının yaptığı şeylere sanki cadı işi gibi bakmamız onlar yapıyorsa kötüdür onlar beğeniyorsa kötüdür diye düşünen yüksek bir kesimden dolayıdır bu refahsızlık, ama refahsızlığın en büyük sebeplerinden birisi de Atatürkün ilke ve inkılaplarını ideallerimizle birleştirmek yerine arabın diniyle arabın kültürünü ideallerimizle birleştirmekti.
Bilmiyorum dostlar ama bu bok çukuruna ya alışırsın ya ölürsün ya da kaçarsın,başka bir seçenek yok diyr tahmin ediyorum. Ne yazıkki ben biraz bencil bir insanım bu bok çulurunu düzeltmeye çabalamadım, çabalamayacağım, çabalamayı da düşünmüyorum. Çünkü çabalayanı ya vatan haini ilan ettiler ya da terörist dinsiz imansız düşman artık ne dersen... Arabın dogmalarına o kadar bağlamışlar ki teknolojiyi bir düşman olarak gören kısma bile ev sahipliği yapıyoruz, el taliban bayrak sallayabiliyor mesela istanbulda, ayasofya önünde. Pandemi varken şehirlerden açılışa insan çağıran bir din işleri başkanımız var onu da unutmamak lazım, sanarsın camide bulaşmıyor :), Üç yüz elli bin kişi geldi diye naralar attılar gururlar duydular, ortaçağ medeniyetiymişiz gibi kılıçlarla kürsülere çıktılar anlamı büyük dediler, müzeyken getirisi oluyor dedik papanın götünü yalıyor dediler. Okuldan çok cami yaptınız dedik kötü mü oldu ne güzel dediler. Parayı bilime ilime eğitime kitaba değil de, arabın kültürüne örfüne dinine adetine ayırdık kimse bişi demedi diyeni de dinsiz ilan ettiler. Eğer cahil taraf çoğunluktaysa bu kimseleri eğitemezsiniz. Çünkü cehalet beyinlerine kazımış dogmalar beyinlerini tamamen köreltmiş oluyorlar ne yazıkki. Ben müslüman değilim tanrının varlığına da inanmıyorum, eğer varsa da sitem ediyorum bu hayatı sürekli başka insanlara bakarak ve imrenerek geçirttiği için. Kendi altımdakileri de görüyorum ama hayat adaletsiz ve herkes en iyisi kendinde olsun ister, en azından ben öyle düşünüyorum.
Sitemkar bir yazıdan felsefik bir yazıya bağladı gibi hissediyorum ama refahın düşüklüğünü bir arabayla bile görebiliyoruz. Ciddi miktarda tecavüz oranı ilk sıralara oynuyoruz diye biliyorum. (elimde veri yok ondan kesin bir şey yazmayacağım). Kabul edilmese de yolsuzlukta Ukraynayla rusyayı sollarız. Rüşvet yok diyene öyle bir söverim ki ilk insanların kemiklerini sızlatırım gözümle kaç tane rüşvet olayına şahit oldum rüşvet gırla gidiyor. Ee ne kaldı abi. 20tl fazla harcayınca içime bişiler oluyor amk niye? Para yok cünkü yarına nasıl yetişriricem diye düşünüyorum. Etten sütten yumurtadan ekmekten vergi alan bir hükümet var iken, insanın ilk ihtiyaçları arasında gelen bakım ürünleri fiyatlarını yazayım isterseniz.
Gilette marka 1 ay götürebilecek bir traş seti en düşük 120tl.
Deodorant, rolon, parfüm en uydurduklarını alsan bile (ki sağlık açısından tehlikeli sertifikalı ürünlerden ortalama bir fiyat biçiyorum) 150tl,
saç şekillendirici kullanayım az elim yüzüm düzgün olsun dersen keko gibi jole değil de başka bir şeye yönelsen o da 50tl olmuş.
Diş macunu ve fırçası (ayda 1 değiştirmeyi öneriyorum günde 3 kere fırçalarsanız o macun tüpü de bitiyor) Şampuan duş jeli üçünü almaya kalksan bunlar da 100 lira ee amk 410-450tl gibi bir fiyat cıkıyor.
Belki fazla çıkarmışımdır ben bilmiyorum ama evdeki ucuz şeyleri hesaba katarak bu fiyat cıkarttım ben. İlk ihtiyaçlar arasında gelen bakım ürünleri bile aylık totalde 450tl tutuyor 2300tl asgari ücret. Keza kadın olursan bunun ağdası pedi felan da giriyor içeri. Ve insan hani kendini biraz da güzel hissetmek ister ya makyaj malzemeleri felan derken kadınlarınki 700 800 buluyor. 2300tl alan bir insan eti, eti siktiret et yiyemez zaten bu paraya, yumurtayı suyu soğanı domatesi biberi derken boğazına harcadı ulaşıma harcadı bakıma harcadı derken bu adam " -" bakiyeye düşüyor. İnsanın en önemli ihtiyaçlarına ulaşımı bile kısıtlanıyorsa problem vardır. Göz yuman herkes bundan sorumludur. İyi geceler daha fazla yazmayacağım ve bu yazıyı bir de post olarak atacağım. Karma felan umrumda değil isterseniz 1000 down atın ben susmayacağım, susturamayacaksınız. iyi geceler Kgb
submitted by yuzenpipi to KGBTR [link] [comments]


2020.08.14 00:38 MKahraman Püf Noktası

Püf Noktası Deyiminin Hikayesi
Çok eski zamanlarda çömlek üreten bir yerde bir çırak varmış. Bu çıkar uzun yıllar çırak olarak çalıştıktan sonra kalfa olmuş. Kendine güveni daha da gelmiş. Artık sadece getir götür işini yapmaktan sıyrılıp çömlek üretmeye başlamış. Gel zaman git zaman derken bakmış ki kendi de gayet güzel çanak, çömlek yapabiliyor o halde neden benim kendime ait bir dükkanım olmasın. Nereye kadar daha kalfa olarak devam edeceğim diye düşünmüş. Ve bir gün bir karar almış. Ustasının yanına gidip artık onunla çalışmak istemediği kendine yeni bir dükkan açmak istediğini söylemiş. Ama ustası razı olmamış. Sen henüz işin püf noktasını bilmiyorsun demiş. Ne zaman yeni bir dükkan açma hevesinde olsa ustası ona hep bu cevabı verirmiş. Bundan sıkılan çıkar ustasının sözünü dinlemeyip elinde kolunda ne varsa verip kendine yeni bir çömlekçi dükkanı açmış.
Başlangıçta dükkandaki çömlekle çok rağbet olsa da alınan çömleklerin kısa bir süre içinde kendi kendine kırılmasına sinirlenen müşteriler aldıkları çömlekleri bir bir geri iade etmeye başlamışlar. Zamanla iflas noktası gelen genç çareyi ustasına gitmekte bulmuş. Ustasının yanına gidip durumu ona anlatmış. Ustasının yüzünde hafif bir tebessüm belirmiş. Ben sana dememiş miydim bu işin püf noktası var daha onu öğrenmedin diye. Usta, genci yanına alıp ona püf noktasının ne olduğunu anlatmaya başlamış. Çocuk tezgahın başına geçmiş. Tezgahta çömlek yaparken ustası arada bir çömleğe doğru “püf” yapıyormuş. Bu üfleme çömlekteki hava kabarcıklarını yok ediyor, dolayısıyla da çömlek kırılmıyordu. Böylece genç işin püf noktasının ne demek olduğunu öğrenmiş oldu.
Püf Noktası Deyiminin Anlamı Nedir: Bir işin en ince, en önemli, en can alıcı yerine “püf noktası” denir
submitted by MKahraman to u/MKahraman [link] [comments]


2020.08.10 19:24 karanotlar Herkesin ve hiç kimsenin filozofu: Nietzsche

“… Oturmuş bekliyordum orada, neyi? Hiçbir şeyi! Tadına varıyordum, iyi ve kötünün ötesinde, Bazen aydınlığın, bazen gölgenin, Derken dostum, ansızın bir, ikileşti. Ve yanımdan Zerdüşt geçti…” (Zerdüşt’ün İlhamı).
İnsanın prangalarından kurtulmasının ve tekrar insana dönüşmesinin hikâyesidir Böyle Buyurdu Zerdüşt. Filozofun felsefesinin yapıtaşlarını anlatan bu eser, kuşkusuz Nietzsche’nin en önemli kitaplarından biridir. Filozof olmasının yanı sıra iyi bir yazar olan Nietzsche, şiirsellik ve felsefeyi bu kitapta harman edebilmiş ve kendi felsefesini Zerdüşt ile anlatmıştır. Hani bir müzik dinlersiniz, bedeniniz sabit durur ama ruhunuz ve aklınız diyar diyar dolaşır. Bu yüzden notaların her yolculuğa bileti vardır. Nietzsche, Bizet’nin Carmen’ini dinledikten sonra başladı Böyle Buyurdu Zerdüşt’e. Müziğe oldukça ilgili olan filozof –ki Wagner ile sıkı dostlardı, ta ki Wagner’den nefret edene kadar– felsefesini notaların ilmekleriyle ördü. Bir Tanrı varsa dans etmeliydi misal, insan kaosta pes etmemeliydi, rağmenlere karşılık vererek yine de dans etmeliydi ve yine, zaten çağdaşlarının ona deli demesi müziğin sesini duymamalarındandı. Nietzsche’nin felsefesi başlı başına bir senfonidir. Bu senfoninin yazıldığı kitap ise; Böyle Buyurdu Zerdüşt’tür. Üstelik bu sanat eserinin her notasında aşk vardır. 1822’de Lou Salome ile buluştu Nietzsche… Deliliği ikiye katlandı filozofun; âşık oldu. Evlenme teklifi etti, reddedildi. Kışı geçirmek için ve hırpalanmış ruhuna bir inziva ortamı yaratmak için Rapollo’ya gitti. Nietzsche, burada Böyle Buyurdu Zerdüşt’ü on günde yazdı. Eser hiç ilgi görmedi, sadece filozofun dostları tarafından alındı. Ama Nietzsche, yazdığı eserin şimdiye kadar yazılmış en derin eser olduğundan emindi. Şöyle söylüyor Nietzsche: “Bazı insanlar öldükten sonra doğar. Benim zamanım da henüz gelmedi. Öyle veya böyle, insanların benim anladığım şekilde yaşayıp öğretecekleri kurumlara ihtiyaç duyulacak ve belki de o insanların Zerdüşt’ü yorumlamaları için akademik kürsüler kurulacak. Ama şimdi benim gerçeklerimi duyacak kulaklar, taşıyacak eller bulmayı beklersem kendimi tamamen kandırmış olurum. Henüz kimsenin beni duymamış ve nasıl anlaşılmam gerektiğini kavramamış olması yalnızca anlaşılabilir değil, doğru olan bir şeymiş gibi de geliyor bana. Başka biriyle karıştırılmak istemem; bu da kendimi bir başkasıyla karıştırmadığım anlamına gelir” (Nietzsche, Neden Bu Kadar Akıllıyım?, s. 53).
Nietzsche’ye göre felsefe, Sokrates-Platon’dan beri entellektüalist bir yola girmiş ve insanlık içgüdüsünü hiçe sayan salt akılcı bir bilgiye önem vermiştir. Nietzsche’nin bütün istediği, insanı kurtarmak, onu kuru akılcı uygarlıktan uzaklaştırıp kendisinin ne olduğu üzerinde düşündürmektir. Bu yüzden Nietzsche, doğa felsefesini salık verir çünkü orada insan tragedya ile var olur. Tragedyada ele alınan insan, alın yazısı ve karar özgürlüğü ile baş başa kalmış tek insandır (Akarsu, B. 130-131).
Trajik insan… Bir tarafta şarap, eğlence ve formsuzluğun tanrısı Dianysos, diğer tarafta ölçü, denge, biçim tanrısı Apollon. Apollon ve Dianysos’un sentezinden meydana gelir trajik insan. O, bu iki tanrı arasındaki gerginlikte var olur ve budur insanı insan yapan. Nietszche’ye göre eğlence tanrısı Dianysos, saphiens ve logos kurbanı olmuştur. Ama Dianysos’u yok etmek insanı kötürüm yapar. Öyledir ki insanla ilgili başarısızlıkların sebebinde insanın sentez bir varlık olduğunun gözden kaçırılması yatar. İnsanın özgürlüğü ve yaratıcılığı onun sentez bir varlık ve demens (çılgın) oluşundadır. Lâkin logos, Apollon’a bağlı öyle bir ahlak geliştirir ki, insanı ruha karşı bir şeymiş gibi gösterir. O yüzden Nietzsche tekrar insan olmak ister. Çünkü: özgürlük böyle başlar, isyanla, karşı çıkışla, “Hayır!” deme cesareti ile. Mesela; Âdem günah işleyince insan olmuş, kendinin farkına varmış ve özgür olmuştur.
Şu bir gerçektir ki ne kadar güçlü olursanız, o kadar var olursunuz. Kendi gücünüzü keşfetmek için bazen dolmak ve taşmak gerekir. Nietzsche, yalnız bir filozoftu. Sevdiği her şeye sonraları hep nefretle baktı. Çok sevdi, çok nefret etti. Duygularını uç noktalarda yaşayan filozof artık sesini duyuramaz olmuştu ki, Zerdüşt’ün ilhamı geldi. Var olan her şeye, bütün değerlere bir başkaldırı, oluşacak kaosun baş dansçısı, olumsuzluğun doğurganlığını gören bir gözdü Nietzsche. Var olan düzene, salt akılcılığa dayalı felsefeye, insanı insanlıktan alıkoymuş ve makineleştirmiş her şeye bir karşı çıkış. Bu isyan, insanlara doğayı, kendilik bilincini, kendini aşmayı öğütlüyordu. İnsanı tutsaklıktan kurtarıp yaşamı sevdirmek gerekiyordu. Kaderini sevmeliydi (amor fati) insan, dogmatiklikten arınmalı, Tanrı’yı öldürmeliydi.
Bir insan Tanrı’yı nasıl öldürür ve Tanrı neden ölmelidir? İnandığınız bir şeyin içinin aslında ne kadar boş olduğunu ve sadece inançtan ibaret olduğunu anladığınız an, o şeyi yargılamaya başlarsınız. Ve bir şeyi yargılamaya başlamak onu öldürmek ile aynı şeydir. Nietszche Tanrı’yı öldürdü çünkü; bu zamana kadar süregelen bütün inançlar, değerler, iyilik-kötülük, erdem kavramları Tanrı temelinde şekilleniyordu ve Tanrı temelli ahlak –ahlaksız sürü ahlakı– aslında bütünüyle ahlakdışıydı. Bu ahlak bir ayak takımı ahlakıydı. Artık değerlerin içi boştu ve bahsedilen değerler hiç de Tanrı’nın mükemmelliğini yansıtmıyordu. Artık din denilen şey sadece güçsüzlere yönelik bir umuttu. Öte dünya umudu insanı bu hayattan daha iyi bir hayat olacağı konusunda teselli ediyordu. İnsanın kendini kandırmasının ilahî bir yoluydu bu. Din çoğunluğa sesleniyordu ve bu artık tamamen iktidarla ilişkili bir durumdu. Düşünülen duyuüstü dünyanın duyuüstü temeli olan Tanrı’ya inanç yitirildi (Çevikbaş, S., s. 342). Ölen Tanrı değildi, ahlaktı, erdemdi, iyilik ve kötülük kavramlarının ve var olan diğer şeylerin sürü tarafından, iktidar ve din başlığı altında kirletilmesi sonucu oluşan, insanın kendi kendine yaptığı bir katliamdı bu. İnsanın tekrar insan olabilmesi için Tanrı’nın ve onun eli değmiş her şeyin yok olması lazımdı. Bir decadancetı bu. Mevcut düzen çökecekti ve yeniden doğacaktı, sonra tekrar çökecek ve tekrar doğacaktı. Çünkü; hayat dediğimiz şey ebedî bir dönüştü. Hiçbir değer insan için nihai bir çözüm olamayacaktı, ta ki üstinsana kadar. Böyle Buyurdu Zerdüşt bir arınma (katharsis) hâlidir. İnsan nasıl fazlalıklarından kurtulduğunda rahatlarsa, Nietzsche de insanı değerlerden, normlardan, zorunluluklardan arındırır çünkü insan, ancak böyle yükselebilecek ve kendinden iyisini var edebilecektir. İnsan bunu başardığında artık doğadır, doğadandır, üstinsana (Übermensch) vesiledir. Peki, nedir üstinsan? Şöyle diyor Nietzsche;
“İnsan, hayvanla üstinsan arasına gerilmiş bir iptir, -uçurum üstünde bir ip. Korkulu bir geçiş, korkulu bir geri bakış, korkulu bir ürperiş ve duraklayış. İnsanda büyük olan, onun köprü olmasıdır, erek değil: insanda sevilebilecek olan, onun karşıya geçiş ve batış olmasıdır. Ben, batışın dışında bir yaşamı bilmeyenleri severim, çünkü bunlardır karşıya geçenler. Ben, büyük hor görenleri severim, çünkü bunlar büyük saygılılardır ve karşı kıyıya duyulan özlem okları. Ben, batmak ve kurban olmak için önce yıldızların ötesinde bir neden aramayanları, yeryüzü bir gün üstün insanın olsun diye, kendilerini yeryüzüne kurban edenleri severim. Ben, bilmek için yaşayan ve bir gün üstinsan yaşasın diye bilmek isteyeni severim. Böyle ister o kendi batışını. Ben, üstinsana ev kurmak, toprak, hayvan ve bitki hazırlamak için çalışanı ve türeteni severim: çünkü böyle ister o kendi batışını. Ben, erdemini seveni severim: çünkü erdem batma istemidir ve özlem oku. Ben, kendisi için bir damla bile ruh ayırmayanı, baştanbaşa erdemin ruhu olmak isteyeni severim: ruh olarak böyle yürür o köprünün üstünde. Ben, erdeminden eğilim ve yazgı yapanı severim: böylece o, erdemi uğruna yaşamak ister, ya da hiç yaşamak istemez. Ben, bir sürü erdem istemeyeni severim. Bir tek erdem, iki erdemden daha erdemdir, çünkü yazgının asıldığı daha zorlu düğümdür o. Ben, gönlü har vurup harman savuranı severim. -Ne teşekkür bekler, ne de teşekkür eder: çünkü hep verir o ve kendini korumak istemez. Ben, zar kendine uygun düşünce utananı ve soranı severim: ‘Ben düzenci bir oyuncu muyum yoksa?’ -çünkü yok olmak ister o. Ben, işine başlamadan önce altın sözler saçan ve hep söz verdiğinden fazla yapanı severim: çünkü batışını ister o. Ben, gelecektekileri haklı çıkaranı ve geçmiştekileri kurtaranı severim: çünkü şimdikiler eliyle yok olmak ister o. Ben, tanrısını yola getireni severim, çünkü tanrısını sever o: tanrısının öfkesinden yok olması gerekir de. Ben, yaralanmada bile gönlü derin olanı ve küçücük bir şeyden yok olabileni severim: böyle geçer o köprüyü seve seve. Ben, gönlü dolup taşanı severim, öyle ki kendini unutur ve her şey onun içindedir: her şey onun batışı olur böylece. Ben özgür ruhlu ve özgür yürekli olanı severim: böylece kafası, yüreğinin yalnız içi olur, ama yüreği batmaya zorlar onu. Ben, insanların üstünde asılı o kara buluttan tek tek düşen ağır damlalar gibi olan herkesi severim: onlar şimşeğin gelişini haber verirler ve haberci olarak yok olurlar. Bakın, ben şimşeğin habercisiyim ve buluttan düşen ağır bir damlayım: oysa şimşek, üstinsandır. Yeryüzünün anlamı olacak üstinsan! Yalvarırım size, kardeşlerim, yeryüzüne bağlı kalın, inanmayın size dünya ötesi umutlardan söz edenlere! (Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt, s.14-15).
Nietzsche’nin ahlakı ve felsefesi Darwin ile yakından ilişkilidir. “Evrimin amacı yığınlar yaratmak değil, dâhiyi yaratmaktır.” O hâlde bize lâzım olan boyun eğen, belli bir din öğretisine hapsolmuş, demokrasi adı altında iktidarın çobanlığında, sürüde olmaktan mutluluk duyan halk değil, insanın nihai ahlakının iyinin ve kötünün ötesinde olduğunu görebilen, güçlü, merhametle veya acımayla var olmayan üstinsandır. Hayvan insanı yarattı, insan da kendinden üstün olan üstinsanı yaratmalıydı. Üstinsanda iyilik yerine kuvvet, alçakgönüllülük yerine gurur, başkasını düşünmek yerine akıl, eşitlik yerine, güç kavramları vardır. Üstinsan, kamuoyundan biri olan görüntü insanı değildir.
Üstinsan kavramından sonra, eserde önemli bir nokta bengi dönüş (Ewige Wiederkehr) kavramıdır. Hayat kendinde bir evrim sürecidir, sürekli değişir, yenilenir, sonsuz bir dönüş hâlindedir. Bu dönüş hep devam edecektir o yüzden insan için nihai iyi yoktur. Nietzsche’nin nihilizmi hayatın bengi dönüşünün sonucudur aslında. Fakat bu nihilizm yaratıcı bir nihilizmdir. Daha iyisinin olması için var olanı yok etmek. Bu yüzden bu süreçte güçlü olan hayatta kalır ve bu yüzden her canlıda bir güç istencine (Wille zur Macht) rastlanır. Zaten evrenin kendisi başlı başına bir güç istencidir. Bütün savaşlar, bütün yok oluşların tek hedefi vardır: Güç. Başı sonu olmayan, sürekli değişen, kaoslarına rağmen yine de uyumu sağlayan, hiç yorulmayan ve sürekli kendi var oluşunu tekrarlayan bir güç. Bu Nietzsche’nin Dionysosca evrenidir. Ona göre evren, güç istencinden başka bir şey değildir (Akarsu, Bedia, s.133). O yüzden, bizi yığın olmaktan kurtaracak yeni değerler, yeni erekler lâzımdır. İnsan kaosta dans etmeyi bilemezse, yok olup gidecektir. Karanlığından bir yıldız doğurmazsa, ebedî karanlıkta hapsolacaktır.
Nietszche’nin felsefesi, toptan bir karşı çıkıştır ve Nietzsche insanın, insanlığın gerçek yüzüdür. O bize acımasızlığı, eşitsizliği, değerin değersizliğini anlatır ki kendimizin farkına varalım. Varlığımızı yeryüzüne bağlamak gerekir; umudu dinler, efsaneler, tanrı veremez, umut kendimizdedir. Hayatın zor yönlerini yok sayarsak ve sadece kurtarılmayı beklersek daima yeniliriz. Çünkü hayat dediğimiz şey, güçsüzleri ayıklamak üzerine kuruludur. Önemli olan yüzleşmek, korkmamak ve savaşmaktır.
Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt senfonisinde, felsefesini okuyucuyu uyandırmak için kullanır, okuyucunun bilinçaltına sakladığı korkularını veya tutkularını, Zerdüşt ile bağdaştırır, bizlere yaşamı evetlemeyi, kaderimizi sevmeyi ama bütün bunları yapmak için önce yok etmeyi öğretir ve artık Zerdüşt, sadece bir karakter değil, okuyucunun kendi hayat sahnesinde, kendini anlama yolunda atılmış bir adımın vesilesidir.
Zihnimi aydınlatan tüm filozoflara, Beni hiç karanlıkta bırakmayan, ışığımın sönmesine izin vermeyen çok sevgili hocalarıma…
Kaynaklar: AKARSU, Bedia. (2014) Çağdaş Felsefe, İnkılap Yayınları. ER, Sadık Erol. (2013) Nietzsche Paris’te, Otonom Yayıncılık. KARDEŞLER, Kıvanç. (2017) Tanrı Öldü, Yason Yayınları. NIETZSCHE, Friedrich. (2011) Böyle Buyurdu Zerdüşt, (Çev. Irmak, Sadi). Kabalcı Yayınları. NIETZSCHE, Friedrich. (2016) Neden Bu Kadar Akıllıyım?, (Çev. Cemgil, Can Selin) Zeplin Kitap.
Yazar: Merve Karacan
https://dusunbil.com/herkesin-ve-hic-kimsenin-filozofu-nietzsche/
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.08.10 19:17 Xwiasy Türklerle nah din tartışırsın

turk halkı ile din tartışılmaz hep ayni şeyi soylerler kardesim bak kalemin bile veya bi sanat eseri var sanatkarsiz olurmu gibi şeyler ayrıca o dedikleriniz deist argümanı birdaha islam tartışmasında karşima bu örnekle gelen olursa f5 çakıcam 2. şey evrim kanıtlanmış değildir diyenler ya nasıl kanıtlanmadı amk maaradamı yaşiyorsun evrim kanıtlanmış bilimsel bir gerçektir adama kaynak soruyorum islam sayfası atıyor ulan onların yarısı evrimi kabul ediyor yarısı etmiyor bilimsel gerçek dediği bi hocanın söyledigi 2 cümle söz 3. olarak ayet ile tartışma açtiginda ya kardesim arapcanin sukadsr manassı var biz anlamaıyoruz be amk o zaman anlaşılacak şekilde çevirsinlerbu nasıl bahane yok sembolik yok diğer anlamı şu kılıf uydurmayın ne yazıyorsa onu söyleyin 4. olarak gene ayet üstünden giderseniz bu sefer tefsirine bak ulan amk 2iq adamı daha ayeti sen okumamışsın yada başka birinden duymuş öyle bakmışsın amk üşengeci hayatında kuran okumamış trsine bakmayan insanlar tartışmaya dahil olup 20 tane link atıyor niye atıyorsun amk cocugu tüm sayfa link doldu adam hala al bak diyor bakıyom birşeyde yazmiyor amk konuyla alakasız şeyler atiyor
Siz araştıran bilimsel gerçekleri kabul eden biri iseniz lafım yok lafım bilimsel gerçekleri kabul etmeyip ne biliyorsa ona inanan yobazlaradır zamanınızı caldiysam kb.
submitted by Xwiasy to kopyamakarna [link] [comments]


2020.08.09 17:24 isak2645 125 milyon TL'lik yeni saray !!!

125 milyon TL'lik yeni saray !!!
ve üstüne denilmesi gerekenler;
https://preview.redd.it/m0ooz6rcuzf51.png?width=640&format=png&auto=webp&s=185645fd1fe412948ce4a3fe7b93e6d49e269aba
Van Gölü kıyısında yeni Cumhurbaşkanlığı Köşkü inşaatının bitmek üzere olduğu haberi. Bakın bu köşkün yapılması dünyada dengeleri tamamen değiştirebilir. Cumhurbaşkanı 25 Ağustos günü Ahlat'ta konaklayacak ve bir gün sonra malazgirtte geçecek işte orada kalıcı o 24 saat için yapılan köşk . ortadoğu'da kartları yeniden dağıtacağı Türkiye ekonomisine saldıranlara inat hiç beklemedikleri birkaç butik otel hamleside geldi .
Muhtemelen bu olay dünya ekonomi devlerinin GİZLİ GÜNDEM maddesi. Peki sadece butik otel yapılsaydı orada kalamaz mıydı Cumhurbaşkanı?
Ama siz anlayamadınız ki olayı :D adeta bir gizli ŞİFRE .ayrıca 5 - 8 değil, tam 12 helikopter pisti Bütün hikayenin yılda bir gün olduğuna bakmayın,inip inip kalkacaklar belki zevkine
piyasalara bakarsanız
dolar yükseliyor, borçlar ödenemiyor, şirketler iflas ediyor, insanlar işsiz kalıyor, bakın biz nelerle uğraşıyoruz diyenlere noooldu 1071 rakamından rahatsız mı oldunuz? Dese ne cevap vereceksiniz? En fazla net mi brüt mü abi diye soracaksınız. Ya da terörist ilan edileceksiniz. Gitmese de görmese de hatta giremese de orası milletin külliyesi olacak. Etrafına millet parkı yapılacak. Dediğim gibi vatandaş kullanamayacak. Ama onlar için de butik oteller var. :D Ben derim ki duble yolları da olsun. Bir tünel, bir köprü, bir değişim, Öyle bir de havalimanı yapalım yap işlet devretle . Devletle de beş kuruş ödemiyor. Bu sayede oldu aradan çıkarttım bakalım dünya lideri olmamızı istemeyenler, parçamız dan çekenler Cumhurbaşkanlığının yeni köşkünü görünce bu sefer ne diyecekler?
Hiç heveslenmesinler engelleyemeyecekler !!! kıskanç almanı amerikalısı, sporcusu, ihtiyarı ihtiyarı , çatır çatır çatlayacak . köşk millete güven, düşmana korku salacak,

Türkiye öyle bir kutuplaştırıyor ki sadede seçimi kazanmak için de Türkiye de ekonominin kötüye gittiği veya Türk Lirası nın değer kaybettiği bir ortamda ve kendi fakirleştiği halde sevinen olur mu Milyonlarca kişi var. Herkes biliyor ki krizin barometresi dolar.
Türkiye de kriz algısı dolar kuruyla paralel ilerliyor. Nitekim doların her kuruş artması iktidarı zora sokacak. Ülke ekonomisi zora girecek, Hatta bunu isteyenleri eşi dostu yakınları işsiz kalacak. Umurlarında bir çünkü bedeli ne olursa olsun ödemek ve iktidarın gitmesini istiyorlar. Türkiye nin ekonomisti iyi değil, ruh hali de. Nitekim diğer kutupta ülke ekonomisi dibe batsa, çöpten yemek toplasa iktidara toz kondurmayı cak bir yürüyüp çocukların acımadı ki acımadı ki demesi gibi tam tersi bir durumda iktidar cephesinde yaşanıyor. Hiçbir yanlış kabul edilmiyor.
Doları artarsa bizim sorunumuz değil, bizi etkilemez, endişe yok demeçleri ardı ardına patlıyor. Tabii haliyle geri adım atmak istemiyorlar. Türkiye ekonomisi gayet iyi tekrarlayıp duruyorlar değil kardeşim için ülke ekonomisi her zamankinden daha zordu. Faiz düşünce enflasyonun değişeceğine inanıyorsunuz da ülke ekonomisinin kurtuldu yana niye inanmıyorsunuz? Diye soranlar alım faizler düşük, enflasyon düşmüyor. AKP Başkanı her daha faiz sebep, enflasyon neticedir demez miydi?
Faizler kaçta merkez bankası'na zor San %8,25 te ellerde Netice Merkez bankası'nın enflasyonda yıl sonu tahmini %8,9 .. 9 demeye dilleri varmamış. Piyasaların beklentisi daha yüksek %10,2 Şimdi sistemi, ucu, belini, gösteriyi hani istatistik kurumu açıkladığı verilere inanacak kadar saf ol. Kelebek böcek demekle yetinmeyelim ne kadar daha hassas olabiliriz dersiniz? Konut fiyatlarının yılbaşından beri sadece yüzde üç buçuk, geçen ay ise %0,93 arttığını açıkladılar ya ona inanacak kadar saf olalım.
Fiyatı sadece o kadarlık artan kulübe bile olsa göster bana . Bu istatistik kurumu aynı zamanda bütün dünyada işsizliğin beş ona katladığı Dönemde dahi Türkiye de işsizlik düştü diye açıklama yaptı. Daha ötesi var mı? Açıklanan resmi enflasyondan bile daha düşük mevduat faizi veriliyor işin enteresan tarafı da kamu bankaları mevduat faizinden daha düşük kredi veriyor. Birliklerini, paraları, tasarrufları bankaya yatıran kaybediyor. Bankadan kredi çekip borçlandığı parayı bankaya yatıran aksine para kazanıyor ve kurulan bu sistemin ekonomiyi taşıması bekleniyor. Ben ise söyleyeyim tünelin ucu fena biyere çıkıyor.
Ekonomik krizler gelir geçer. Bu ülke çok ekonomik kriz attlattı Ama bugün yaşadığımız bir ekonomik krizden daha fazlası içerisinde Kötü dış politika, adalet eksikliği, hukuk yetersizliği, özgürlüklerin kaybedilmesi ve buran buran kötü yönetim barındırır. Politika yok, güven yok, beklenti yok, umut yok. Ülkeye yabancı para niye gelsin gelmiyor Nitekim Ağustos ayı geldi Rahip brusnon anma törenleri başladı. Dolar Türk Lirası karşısında yedi liranın üstüne çıkıp selfie çektirince kriz algısı ile gündeme oturdu. Nitekim dolar dünyada yükselmeyi hatta düşük seyrediyor ama biz de durum biraz farklı.dolar kuru beş gün kadar 6 85 seviyesinde sabit tutulmasından sonra bayrama 6,95 girişen piyasalar açılır açılmaz kendini 7 liranin üstüne, işte tam orada bir fırtına patladı. Londra 'da gökyüzü karardı. Svat piyasalarında gecelik vadede Türk lirasının faizi en son tam gün işlem yapıldığı 29 Temmuz gününde %6.8 iken bir anda Türk bankalarına emir gitti . "Türk Lirası akışını durdurun". Durdurdular faizler %1000'i geçti. Peki neden böyle bir emir veriliyor?
Türk Lirası alan yabancı yatırımcılar Türkiye nin genel tablosuna bakıyorlar. Bu dolar bu Türk lriasi karşısında siksen durmaz diyorlar.Nitekim spot piyasada Türk Lirası nın değer kaybedeceğine oynuyorlar ve Türk Lirası alıp onu satıp yeni pozisyon açmak için kullanıyorlar. Yani türk lirasi değer kaybederse para kazanacak. Hani şu tabloya bi de biz bakalım. Türkiye nin on iki aylık vadede bulması gereken para 165 milyar dolartamam bunun büyük bir kısmını bulur veya en kötü çevirir
Ancak tamamını bulamayacağımız için ya da bulsak bile bu faizlerle alamayacağımız için net hesaplamada ülkeden döviz çıkış yaşanacaktır. Net dövizimiz yok eksi rezervle ne çıkacak
normal şartlarda dalgalı kur rejiminde böyle bir durumda kur yükselerek baskıyı emer. bir çeşit amortisör görevi görür. Nitekim bizimkiler buna izin vermiyorlar. ne olursa olsun kur yükselmesin diyorlar . güzel kardeşim piyasaya 400 milyar lira sürülmüş, Bunun büyük çoğunluğu da kredi olarak dağıtılmış.
Faizler çok düşük tutulup Türk lirasının koruma kalkanları kaldırılmış.
Kamu bankaları kanun değişmezse iki hafta içinde kapamaları gereken 10 milyar dolarlık açık pozisyon taşıyor. Hem BBDK görmezden gelir o başka... ama öteki türlü ya nasıl kapatacaklar Bir yolla bir yerden satın alacaklar. Merkez Bankası ndan alamazlar. Çünkü Merkez Bankası rezervleri -27 milyar dolar. Merkez bankası olan alırlarsa eksi rezervini iyice patlayacaktır. Piyasadan alsalar dolar 8 lira yı aşar e mecburen pozisyonu taşıyacaklar. artik BDDK ya falan pek bakmayacakla emiri yukardan alacaklar...
Kamu bankalarının açık pozisyon taşıması kaba bir hesapla
dolar her bir kuruş hattında yüz milyon lira zarar yazıyor Anında
dolar 45 gün boyunca 6,85 kaldıktan sonra yirmi kuruş artıp 7,05e geldiğinde üç kamu bankasının sadece kurdan yazdığı Zarar tam iki milyar lira. Zararla verilen kredileri falan hesaplarSan çok daha fazla can sıkar. Sonuçta bizden toplanan vergilerle sermaye artırdıklarını ndan batmazlar amaa nereye kadar? Geçen yıl 2.4 trilyon lira olan kredi hacmi 17 Temmuz itibariyle 3,2 trilyon lere çıktı. Yani 600 milyar dolar da kredi verildi. Bu kadar kredinin piyasada enflasyon yaratmaması imkansız.Tabii enflasyon sepetiyle oynamadığınız sürece
Yıl sonunda yaklaşık 139 milyar lira açık vermesi gereken bütçe ilk 6 ayda 110 milyar lira açık verdı. Kalan altı ayda 29 milyar ve açık vereceğine mi inanıyorsunuz. :D o limit Temmuz ayında çoktan bitti. ve bunların hepsi olurken dış borcumuz aynı yerde aynen duruyor işte Yabancılar bu tabloya bakıyor. ve tablonun bu kadarına bakmak bile Türk lirasını satmak için yeterli sebep sunuyor.Nitekim para kazanmak için sattıkları Türk lirasını yerine koymaları imkansız hale getirdi.E Türk Lirası bulamayacağına napsınlar ellerindeki Türk hisse senetlerini ve Türk borçlanma senetleri yani bono ve tahvilleri sattılar. borsa düştü. Faizler yukarı çıkıp sonra o paralarla dolar alıp yurt dışına yollandı işte doların 7 lirayı aşmasının sebebi ve hikayesi şimdilik bu kadar. Ortam biraz sakinleşti ama film maalesef burada bitmedi.
Kuru baskılar, faizi baskıla, iflasları baskıla , Merkez Bankası nı baskıla şirketleri, baskıla batık kredileri baskıla ,işten çıkarmayı yasakla ,yalan istatistikleri açıkla ,ortalığın batır. kim temizleyecek şimdi ? Tabi ki vatandaş . En sonunda her şeyden önce artık rezervlerini yeterli olmadığını kabul edip faizlerdeki ve kurdaki baskının yumuşatılması gerekir diye faizleri arttıracaksınız ya da kurların daha çok yukarı taşıyacağız ve bunun işe yaraması için ;eline kılıcı alıp ayasofya'nın yolunu tutacağız. Gerçi kılıç yeterli olmaz. Kucağına kullanmadığımız s400 lerden birine oturtacaksın. Duaya öyle başlatacaksın. Londra daki swap faizlerini artırıp yabancılara ayar veriyoruz, onları cezalandırıyoruz sonra sorun yok merak etmeyin Yok açtık tekrar swap yayınlarını deyip geri çağırıyoruz. Kur artmaya başlıyo bidaha kapatıyoruz arkadaş her gün kuralları değiştiriyoruz. Yaptığımız tek şey piyasada oyun oynama, ekonomik kötüye imajı uyanmasın diye dövizi baskılama sonra ne oldu? Geç likidite penceresi açıldı. Bunun Türkçe anlamı aslında faizi baskılamak. çaktırma dan faizleri artırdık. ama şşş Saray duymasın diye söylemedik.. ekonomi yönetimi yakın dönemde bu tür hareketlerle zorunlu karşılık oranlarında takas koşullarında değişiklikleri giderek geçici diyebildiğimiz tedbirler alıp karşı durmaya çalıştı.
Ama artık bu tedbirler işe yaramıyor. belki biraz daha denerler, dolar alana vergiyi artırırlar ki bence o yoldalar. Peki ne işe yarar. Bu sefer satacak olan da alırken vergi etmeyeceğinden satmaktan cayar. Bankalar için zorunlu karşılık gibi düzenlemelerin sonuna geldik. Daha da gidecek yer kalmadı. Dediğim gibi dolar dünya çapında değersiz halde. Yani aslında dolar artmıyor. Tüm burası daha da kötü gibi Değersiz leşiyor aklınıza gelen bütün para birimleri karşısında eriyor . Yani biraz değil toparlansa yandık . çözüm ne derseniz, çözüm IMF de değil.
Son bir yılda defalarca IMF ile görüştüler. Ancak Amerika nın Türkiye de isteklerin nedeniyle görüşmeler olumlu sonuçlanmadı tabi bunun ne ve ne kabul edebilirler. "Görüştük ama IMF bizi kabul etmedi, "mi diyecekler. Salgınla ikinci dalga korkusu artıyor. Bakmayın ben de ufaktan tırsıyor. Türkiye adeta arkalardan bir atak ya Açıklanan verilerde çok ciddi çelişkiler söz konusu.
Vakalar daha da patlarsa Türkiye de artık ekonomiyi kapatamazsın, ölen ölür, kalan sağlarla devam edersin. Hele düşük kur düşük faiz patikasında artık gidecek yer kalmamışken. dağıtalacak para bitmiş, döviz rezervleri eksi ye dönmüşken bunu biraz zor yaparsın.
Piyasalarda öyle bir beklenti var ki bu durum bir süre daha idare edecek sonbahar aylarında yaşadığımız ekonomik kriz kendini iyiye hissettirecek. Mevcut politikalar tamamen iptal olacak, işlemez hale gelecek. Çok sert hareketler göreceğiz. Bu yüzden herkes sonbahar, sonbahar son var deyip duruyor.
kriz yaşamayacağız anlamına gelmiyor. Yaşayacağız ama daha fakirleşerek yaşayacağız
diyorsanız, "ezanları mızı susturamayacaklar" size kötü bir haberim var. Lozan 'ın gizli maddelerine göre ki 2023 yilinda açıklanacak, dolar 8 lirayi geçerse ezanları sesi biraz daha kısılacak. Ama anlaşma gereği dolar 12 lirayi geçerse ezanlar günde 3 vakit okunacak. Bu sebeple artık hepimiz dolar almayı bırakalım, Haram zaten yaw faiz maiz yakışmıyor bize.
submitted by isak2645 to KGBTR [link] [comments]


2020.08.04 17:21 Levi565 Maymun Meselesi

Maymunlar gerçekten nefes kesici hayvanlar, ona şüphe yok! Ancak maymunlarla insanları bir arada ele alan birkaç soru var ki, evrimsel biyologlar bu sorulardan hangi yüzyılda kurtulacak, bilmek zor. Evet, o meşhur sorulardan bahsediyoruz: İnsanlar maymundan geldiyse, şimdiki maymunlar neden insan olmuyor? İnsan maymundan mı evrimleşti? Maymunlarla sadece ortak atalarımız mı var? Biz, maymun muyuz? Sahi, insanın maymunlarla ilişkisi nedir? Gelin, şu soruları modern bilimin ve evrimsel biyolojinin ışığında detaylıca ele alalım ve artık bir açığa kavuşturalım.
İnsanlar Maymundan mı Geliyor?
Eğer ki evrimsel biyolojiyle herhangi bir noktada az da olsa ilgilendiyseniz, insanların diğer maymunlarla yakından bir akrabalık ilişkisi olduğunu duymuşsunuzdur. Kuvvetle muhtemel, evrimi anlayan bilimseverlerin sıklıkla sözünü ettiği "İnsanlar maymundan gelmiyor, sadece ortak ataları var." lafını da işitmişsinizdir.
Peki durum böyle mi? Hayır! İnsanların maymundan gelmediği bilgisi doğru değildir; insanlar, doğrudan doğruya maymun olan atalardan evrimleşmiştir!
Bilimsever Nezaketi
İnsanların maymunlardan gelmediği, bunun yerine sadece ortak atalarının olduğu iddiasının yaygın bir şekilde sürdürülmesinin birkaç sebebi var. Bunlardan ilki, bilimseverlerin içtenlikle ve azimle karşı tarafa evrimi anlatma ve öğretme çabası. Bu çok önemli bir çaba; ancak karşıt fikirdekilere yaranmak ve onları konunun içerisine çekmek için verilen çaba, insanın maymunlardan evrimleşmediği gibi naif iddiaların doğmasına neden olabiliyor. "İnsan maymundan evrimleşti." demek, her nedense kulağa çok kaba gibi geliyor. Üstelik bu iddia, sanki evrimin "zincir" şeklinde değil de, "ağaç" şeklinde ilerleyen şemasına da ters düşüyor gibi algılanıyor.
İnsanlar Maymun Sözcüğünün Anlamı Bilmiyor!
İkinci bir neden, "maymun" sözcüğünün ne anlama geldiğinin pek de bilinmiyor olmasıdır. Herkesin aklında bir maymun tanımı var; ancak neredeyse hiç kimse bunun tam olarak ne olduğunu bilmiyor. Kimisi için maymunlar şempanze ve goriller gibi hayvanlardan ibaretken, kimisi için "şapşal, şebelek, kıllı hayvan" gibi anlamlara geliyor.
Taksonomlar ve Antropologlar Arası Kavga...
Üçüncü ve son bir neden ise, taksonomlar ile antropologlar arasında bitmek bilmeyen bir kategorizasyon kavgasıdır. Özellikle de insanın Evrim Ağacı üzerindeki sınıflandırması konusunda... Bir taraf insanın maymun olduğunu söylerken, diğer taraf insanın maymunlardan ayrı bir grup olduğunu söylüyor. Bu tartışmanın temelinde "Evrim Ağacı" olarak da bilinen filogenetik ağaçların yaratılma sürecinde dikkate alınan veri grupları ve kategorizasyon yöntemleri yatıyor.
Aslında bu tartışmalar 21. yüzyılda büyük oranda çözülmüştür. Ancak bu nihai görüşün halka yayılması daha epey süre alacak gibi gözükmektedir.
Maymun Nedir?
Taksonomide son birkaç on yıl öncesine kadar kullanılan "maymun" tanımı, parafiletik bir taksonomik gruba işaret etmekteydi. Yani ortak bir ataya ait tüm torun türleri içerisine almayan bir taksonomik gruptu. Bu ne anlama gelir? "Maymun" dediğinizde, ortak bir atadan gelen türlerin tamamını kapsamazdınız.
Bu eski tanıma göre maymun, Eski Dünya Maymunları (Cercopithecoidea) ile Yeni Dünya Maymunları'na (Platyrrhini) hep birlikte verilen isimdi. Bu tanım, itinayle İnsansılaİnsansı Maymunlaİnsaymunlar (İng: Ape) olarak bilinen Hominoidea; yani insanlar, insansı ataları ve yakın akrabaları (şempanzeler, bonobolar, goriller, orangutanlar) grubunu dışlıyordu. Yani bu tanıma göre insanlar birer maymun değildi! İşte bu yüzden maymunlar monofiletik değil; parafiletik bir taksonomik grup olarak sınıflandırılıyordu.
Anlayacağınız, biz her ne kadar bir şempanzeye düşünmeden "maymun" diyor olsak da, birkaç on yıl öncesine kadar yaygın olarak kabul edilen bilimsel terminoloji açısından şempanze de, tıpkı insan, orangutan ya da goril gibi bir maymun değildi! Hoş, "maymun" değillerdi; ancak bunlara "insansı maymun" veya "kuyruksuz maymun" gibi isimler verilmişti.
Arada ne fark var? Eh, pek bir fark yok. Bu tanım, insanın da içerisinde bulunduğu "kuyruksuz maymunlar" grubunu itinayla dışlamaktaydı. Bunun temelinde de insanın ve insanın en yakın yaşayan akrabalarının yüksek zekaları nedeniyle özel bir kategoride olması gerektiği düşüncesi yatıyordu.
Bunun sebebi, ne yazık ki bilim insanlarının günümüzden on yıllar önce şahsi görüşlerinin yanılgılarına düşmeleridir. Tıpkı bilim düşmanı olan kitlelerin kendi düşüncelerinden yola çıkarak doğayı kafalarına göre yorumlayıp isimlendirme merakları gibi, bu şekilde çok çok nadir de olsa bilimin içerisinden gelen insanlar da, düşünceleri, ahlaki yaklaşımları, şahsi inançları ve kimi zaman da insanları korkutup galeyana getirmeme meraklarından ötürü bilimsel tarafsızlıklarını yitirmektedirler.
İnsanları, "maymun" olarak saymamak ve isimlendirmemek adına, maymun sözcüğü insanları içine alan bir grup olarak kullanılmamış ve tamamen anlamsız ve kafa karıştırıcı bir şekilde sadece Eski Dünya Maymunları ile Yeni Dünya Maymunları'nı kapsamıştır.
Bunun kültürel sebepleri oldukça anlaşılırdır: kendimizi "maymunlar" diyip geçtiğimiz grubun içerisinde görmeye yakıştıramıyoruz. Memeliler Sınıfı'nda olmamız sorun değil, Hayvanlar Alemi'nde bile olmamız sorun değil; ancak Maymunlar İnfratakımı'na ait olmak birçoklarına rahatsız edici gelmektedir. İnsanın taksonomisiyle ilgili detaylı bilgileri buradaki yazımızdan alabilirsiniz.
Türleri daha bütüncül bir çerçevede ele alan kladistler ve genel olarak evrimsel biyologlar ise, bu tanımı reddediyordu. Dolayısıyla, kuyruklu ve kuyruksuz maymunları aynı kategoride toplayarak, bunların hepsine maymun diyorlardı.
İşte günümüzde artık evrimsel biyologların yaklaşımı biyoloji genel geçer görüş haline gelmiştir. Bu durumda maymun ile Simiiformes, ya da "simiyen" sözcüğü eş anlamlı hale gelmiştir. Bu kavramlarla ve primat taksonomisi ile ilgili çok daha fazla bilgiyi buradaki yazımızdan alabilirsiniz.
İnsan Bir Kuyruksuz Maymun Türüdür!
Bu tanımlardan hangisini tercih edeceğiz? Neyse ki bilim hatalarından ders almayı bilen ve kendini geliştirmekten çekinmeyen bir bilgi türü olduğu için günümüzde, modern ve gerçekçi bilim insanları, bu kavramı değiştirmeye başlamışlardır.
Giderek artan sayıda bilim insanı, "maymun" sözcüğünü tamamen dışlayarak, simiyen sözcüğünü tercih etmektedir. Kuyruklu ve kuyruksuz maymunları birbirinden ayırmamaktadır. Evrim Ağacı olarak biz de, bu korkusuz, gerçekçi ve modern bilim insanları arasında, onlara destek olmaktayız. Yazılarımızda insanın bir "maymun türü" olduğunu açıkça belirtmekteyiz, çünkü bu sadece bir isimlendirmedir ve "maymun" kelimesi sanılanın ve düşünülenin aksine bir hakaret değil, bilimsel bir terimdir.
Maymun kelimesi günümüzde giderek, her ne kadar parafiletik bir grubu kastetse de, filogenetik olarak anlamlı olabilmesi için "Simiyen" (Simiiformes = Simiyen) infratakımı ile eş anlamlı olarak kullanılmaya başlanmıştır. Yukarıdaki fotoğrafta Simiiformes'in kapsadıklarını görebilirsiniz. Bu sayede "maymun" sözcüğü, Eski Dünya Maymunları, Yeni Dünya Maymunları ve İnsansı Maymunlar (İnsaymunlar) gruplarını kapsayacak hale gelecektir. Evrim Ağacı olarak bizler, bu bilimsel duruşun Türkiye'de yayılmasını sağlayacak kaynak olmak üzere çalışıyoruz. Bu konularda çok daha fazla bilgiyi buradan alabilirsiniz.
Ancak "maymun" sözcüğü, sırf bilim insanları kullanmıyor diye toplumdan silinmiyor ne yazık ki... Peki bu durumda ne diyeceğiz? İnsan maymun değil mi?
Öncelikle şunu öğrenelim: İnsan bir kuyruksuz maymun türüdür. İnsanın Kuyruksuz Maymun, yani Hominoidea süperailesinden olduğu konusunda bilimsel bir anlaşmazlık ya da tartışma bulunmuyor. Bu grubun bütün özelliklerini istisnasız olarak taşıyoruz:
Uzun kollarımız ve geniş bir göğsümüz var.Kuyruklarımız yok; ancak kuyruklarımızın evrimsel süreçte köreldiğini gösteren kuyruk sokumu gibi anatomik kanıtlara sahibiz.Tüm kuyruksuz maymunlar gibi, hayatta kalabilmek için öğrenilmiş davranış kalıplarına diğer memelilere ve maymunlara göre daha fazla muhtacız.Buna bağlı olarak, diğer kuyruksuz maymunlar gibi vücutlarımıza oranla oldukça iri beyinlerimiz var.Kuyruklu maymunların aksine, apandisimiz var.Azı dişlerimizde, tüm Kuyruksuz Maymunlar'daki gibi Y-5 deseni görülüyor; yani dişlerimiz Y şeklinde ve üzerlerinde 5 öğütücü çıkıntı var. Kuyruklu maymunların azıdişlerinde ise 4 çıkıntı bulunuyor.Omuz anatomimiz de Kuyruksuz Maymunlar'ın ağaçlarda rahat hareket edebilmesini sağlayan eşsiz tarzına birebir uyuyor.
Yani bizlerin kuyruksuz maymun olduğu konusunda bir soru işareti yoktur.
1942 senesinde National Geographic için John McDermott tarafından çekilen bu fotoğrafta, ufak bir erkek çocuğu, bir şempanze grubuna öncülük ediyor. Grubun başında da muhtemelen maymunların eğitmeni bulunuyor. Şempanzelerin el ele tutuşarak okul çocukları gibi tek sıra olmayı öğrenmiş olmaları gerçekten ilgi çekici bir tablo sunuyor.National Geographic
İnsan Bir Maymun Türüdür!
Peki bu durumda biz maymun muyuz? İşte bu, maymunu nasıl tanımladığınıza göre değişiyor. Eğer ki maymunu, evrimsel biyoloji camiasındaki anlamıyla, yani simiyen ile eş anlamlı olarak kullanıyosanız evet, insan tartışmasız bir şekilde bir maymun türüdür.
Biz, Evrim Ağacı olarak bu tanımı kullanıyoruz. Simiyenler, ya da maymunlar, kuyruklu maymunlar ve kuyruksuz maymunlar olarak ikiye ayrılıyor. Biz insanlar, bu ayrımın Kuyruksuz Maymun olan tarafındayız. Hepsi bu. Bu konularda çok daha fazla bilgiyi buradan alabilirsiniz.
Ancak eğer ki maymunların, insanın içerisinde bulunduğu Kuyruksuz Maymunlar süperailesini dışlayan bir sözcük olduğu inadını sürdüren taraftaysanız, o zaman insanlar maymun değildir diyebilirsiniz. Fakat bu size pek bir şey kazandırmayacak, zira İngilizcede "ape" dediğimiz sözcüğü Türkçeye "kuyruksuz maymun" ya da "insansı maymun" diye çevirdiğimiz için yine insana maymun demiş olacaksınız. Bundan kaçış yok.
İnsanı ve kuyruksuz diğer yakın akrabalarını maymunlardan ayırmak oldukça anlamsızdır. Çünkü hiçbir temeli olmayan bir şekilde, insanı sırf biz insan olduğumuz için ayrı bir yere koyma çabası güdüyor. Sonuçta bu Evrim Ağacı'nı eşekler yapıyor olsaydı, onlar da kendilerini kayırmak isteyeceklerdir ve atlarla kendilerini olabildiğince uzak bir noktaya yerleştirmeye çalışacaklardır. Güzel gözlü ve çalışkan eşeklerin yanında, pis ve aşağılık atların yeri de ne ola!
Evrimsel biyologlar ve kladistler de işte tam olarak bu nedenle bu ayrıma karşı çıkmışlardır. Kuyruksuz maymunlarla kuyruklu olan maymunları tek bir grup altında toplayarak onlara Simiiformes, yani "simiyenler" adını vermişlerdir. Ernst Haeckel tarafından 1866 yılında ilk olarak tanımlanan bu "simiyen" sözcüğü, en azından Türkçe söz konusu olduğunda, pratik olarak "maymun" ile eş anlamlıdır. İşte bu nedenle insanın da içerisinde bulunduğu Kuyruksuz Maymunlar, aslında birer maymundurlar. İlla ki insanı ayırıp, maymun değil de simiyen olduğumuz konusunda taksonomik bir ısrarda bulunmayacaksanız, insanların bir maymun türü olduğunu rahatlıkla söyleyebilirsiniz. Tıpkı memeli ya da bir omurgalı bir canlı olmamız gibi... Bu sadece bir kategoridir. Maymun demek, "aşağılık", "şebelek", "şapşal" demek değildir. Bu yüzden, eğer ki özellikle hakaret etme amacıyla kullanmıyorsa, alçaltıcı bir isimlendirme olarak görmek anlamsızdır. Omurgalı bir hayvan türü olduğumuz için alınıp bozuluyor muyuz?
İnsan Sadece Maymun Olmakla Kalmaz; Aynı Zamanda Doğrudan Doğruya Maymunlardan Evrimleşmiştir!
Peki, insan maymundur, tamam. Ama sonuçta insan maymundan gelmiyor, değil mi? "Sadece ortak atalarımız var."
Hayır! En başta söz ettiğimiz gibi, bu da yanlış. Bunun aslında tartışılacak hiçbir tarafı muğlak tarafı yok. Hani "maymun" olup olmamamız konusunda en azından linguistik bir muğlaklık var; ancak maymunlardan evrimleşmediğimizi iddia etmek tamamen hatalı; hiçbir muğlaklık bulunmayan bir konu. Zira insanın Evrim Ağacı'nı geriye doğru takip edecek olursanız, bir noktada apaçık bir şekilde "maymun" olarak tanımlayacağımız, Simiiformes grubu altında kategorize edilen canlılara ulaşacağız.
Yine aynı tanım sıkıntısı var; ancak bu sefer bu sıkıntı, sonucu değiştirmiyor. Evet, bundan 6-7 milyon yıl öncesine gidersek, insan ile şempanzenin ortak atasına ulaşırız. Ve bu ortak ata, eğer ki Kuyruksuz Maymunlara "maymun" demeye halen ayak diriyorsanız "maymun olmayan" bir canlı olarak kategorize edilebilir.
10 milyon yıl geriye giderseniz, gorillerle ortak atamıza ulaşırsınız. O da, hala ayak direyenler için maymun değildir.
Ama ne zaman ki 30 milyon yıl kadar geriye gidersiniz, işte o noktada, aradaki onlarca ortak atadan sonra, nihayetinde kuyruklu maymunlarla, yani maymunlarla olan ortak atalarımıza ulaşırsınız. Bu canlılar maymundur! Kuyrukları vardır ve maymunlara dair tüm tanımlara uyarlar.
Ne zaman ki 50-60 milyon yıldan daha gerilere gidersiniz, işte o zaman maymunlardan da çıkarak, primat bile olmayan diğer memeli ortak atalara ulaşırsınız. Ancak oraya kadar olan canlıların büyük bir kısmı maymundur veya ön-maymun denen benzer canlılardır. Dolayısıyla insana giden evrimsel yolak üzerinde maymunlar vardır. Bu da, insanın soy ağacının bir noktada maymundan geldiği anlamına gelmektedir.
Kaldı ki, eğer ki simiyen-maymun ayrımında Evrim Ağacı olarak bizim kullandığımız eş anlamlılığı kullanıyorsanız, tüm Kuyruksuz Maymunlar zaten tanım gereği maymundur! Dolayısıyla insanlarla şempanzelerin ortak atası olan ve 6 milyon yıl önce yaşamış Orrorin ya da Sahelantropus cinsleri de maymundur! Hatta eğer ki "simiyen eşittir maymun" tanımını kabul ediyorsanız, bizim var olmuş ancak soyu tükenmiş en yakın kuzenimiz olan Neandertallerle ortak atamız olan Heidelberg İnsanları, ya da Homo heidelbergensis türü de maymundur! Dolayısıyla insan, maymun olan türlerden evrimleşmiştir!
İnsan Şempanzelerden Değil, Atasal Maymunlardan Evrimleşmiştir!
İşte bu, bizi yazımızın esas noktasına getirmektedir: Tüm bu bilgiler ışığında rahatlıkla söyleyebiliriz ki biz insanlar, modern kladistik tanımlara göre sadece halen bir maymun türü olmakla kalmıyoruz, aynı aynı zamanda doğrudan doğruya maymun olan türlerden geliyoruz!
Peki bugüne kadar evrimle ilgili öğrendiğimiz her şey mi yalan? Değil. Bilimseverlerin en doğru şekilde aktardıkları konu, insanın şempanzelerden ya da gorillerden gelmediği konusu... Biz, çağdaşımız olan hiçbir türden gelmiyoruz. Onlarla sadece ortak atalara sahibiz. Zaten hiçbir tür, kendisiyle aynı çağda yaşayan bir diğer türden gelmez, eğer ki ata ile torun tür bir arada yaşamıyorsa...
Bizler, Evrim Ağacı üzerindeki dallardan sadece birisiyiz. Ve bize en yakın olan diğer dallarda şempanzeler, goriller ve orangutanlar gibi canlılar var. Daha uzak dallarda ise, diğer bütün canlılık yer alıyor! İşte bu, Evrim Ağacı'nın dünyamıza kattığı nefes kesici farkındalıklardan birisi... Evrim Teorisi ve teknik detayları, bizlerin "maymun" gibi kelimelere takılarak, bu konuların detaylarını öğrenmemek ve kendimizi sınırlandırmak için fazlasıyla önemli ve kıymetli bir bilimsel teori. Elimizdeki kısa zamanda ne kadar fazlasını öğrenip, ona ne kadar katkı sağlarsak kardır.
Sonuç
İnsan türü olarak, kendimizi diğer hayvanlardan ve maymunlardan dışlamaya çalışmanın anlamı yok. İnsan türü, yeni gelişen ve benimsenen bilimsel terminolojiye göre bir primattır, bir "maymun" türüdür ve daha spesifik olarak bir İnsansı Maymun'dur. Bunda alınacak, darılacak, bozulacak bir taraf bulunmamaktadır ve bulunmamalıdır da. Böylece insanın maymunlardan gelmediği, diğer maymunlarla ortak atası bulunduğu ve kendisinin de zaten bir maymun türü olduğu daha net anlaşılabilecektir. Eğer çok rahatsız oluyorsanız, kendinizi bir "insansı maymun" olarak görebilir ve diğer "aşağılık, zavallı, acınası, tipsiz, şebelek" hayvanlardan ayırabilirsiniz. Ancak sizin duygularınızın kırılması veya rahatsız olmanız, ne yazık ki gerçekleri değiştirmeyecektir. (EVRİM AĞACINDAN ALINTIDIR.)
submitted by Levi565 to MAYMUNLAR [link] [comments]


2020.07.29 15:04 griljedi GRRM 2003 Söyleşileri

Buradaki sorulara verilen cevaplar, önceki yıllarda yapılanlarla çelişkili olabilir zira GRRM’in geçen zaman içerisinde fikir değiştirdiği düşünülmektedir.
  1. Neden karakterleri öldürüyorsunuz?
Çünkü savaş, insanı iyi ya da kötü diye ayırt etmez (aklıma Nazik Adamın sözleri geldi, o da benzer bir şey söylemişti ölümle ilgili).
  1. En sevdiğiniz karakter kim?
Tyrion.
  1. Stannis, Jon Arryn öldürüldükten sonra Robert'ın tehlikede olabileceğine inanmak için sebebi olmasına rağmen neden Dragonstone'da aylarca sessizce oturdu?
Stannis’in yeterince güçlü bir temeli yoktu ama daha da önemlisi Stannis ve Robert yeterince yakın değildi. Bu yüzden onunla yakın olması halinde düşüneceği kadar Robert’a olan tehdidi göz önünde bulundurmamış olabilir.
  1. Ötekiler saf kötü mü? Yoksa nedenleri hakkında daha fazlasını öğrenecek miyiz?
Okumaya devam edin.
  1. Sansa, sadece güzelliğinden dolayı mı Littlefinger’a cazibeli geliyor, yoksa Catelyn'in kızı diye mi? Ben şahsen ilkini tercih ederim.
İkisi de.
  1. Ulukurtlar ve sıradan kurtlar çifteşip, yavru sahibi olabilir mi?
Tahminen. Sonuçta kurtlar ve köpekler melezleşebilir. Chihuahua ve Büyük Danimarkalılar da öyle.
  1. Ned Stark’ın herhangi bir amcası/dayısı ya da teyze/halası var mı?
Hayır.
  1. Gri Solucan’ın ve ırkının önemli olup olmayacağı, görüntüsü ile ilgili bazı şeyler sorulmuş: GRRM, bunun (ırkının) ya da kişisel hikayesinin, seride bir önemi olmadığını söyleymiş ve görüntüsünü tasvir etmiş. Gri Solucan genç, 20'li yaşların sonlarında. Bir hadım olarak yüzü pürüzsüz; sakal, bıyık, kirli sakal vs. yok. Asker, bu yüzden formda ama vücut geliştiricilerinin fiziğinde değil. Onu katı, sağlam bir adam görüyorum, belki de biraz tıknaz; orta boyda, kısa kahverengi saçlı. Lekesizler çok temiz olmak için eğitildiler, bu yüzden üniforması ve teçhizatı sade ve süssüz olsa da tertemiz. Ciddi bir yüz ifadesi var; Lekesizler fazla duygu göstermezler. Onun miğferinde, rütbesini belirtmek için üç sivri uç, çividen bahsetmiştim, sıradan Lekesizlerde bu bir tane. Kapitone bir tuniği, kısa kılıcı ve üç mızrağı var.
  2. Birçok kişi Kingslayer'ın Riverrun'dayken rehin olarak çok az değeri olduğunu veya hiçbir değeri olmadığını düşünüyor. Katılmamaya eğilimliyim. Benim sorum, Cat, Kingslayer'ı serbest bırakmasaydı, Kızıl Düğün yine de devam eder miydi? Ve eğer öyleyse, Ser Brynden hala Kingslayer'ın bir pazarlık aracı olarak sahip olduğu iyi bir konumda mı olurdu?
“Ya eğer...” sorularına cevap vermek çok zor, kimse bilmiyor. Tywin Lannister, düşmanları tarafından “rehinelerle” gözü korkutulacak bir adam değildi ama Jaime özeldi.
  1. Kitabın nasıl biteceğini biliyor musunuz?
Evet.
  1. Ne olur ne olmaz diye bir yere not aldınız mı?
Hayır. Hepsi kafamda, eğer ölürsem şansınıza küsün (7 ceddine söver, mezarında rahat ettirmeyiz).
  1. GRRM, ilk başta AGoT kitabındaki POVlarla tüm seriyi yazmayı planlamış ama sonra Stannis’in neler yaptığını göstermek zorunda olduğunu düşündüğü için yeni pov karakteri yazmaya karar vermiş. Lakin Stannis için bir POV yazmak istemediği için Davos karakterini yazdı. Geri kalanı da buradan yola çıkarak geldi.
  2. GRRM, POV'larını yazarken, (karakterlerin) sebeplerini ve arzularını kullanır. Ne istiyorlar? Neye ulaşmak istiyorlar? Onları tahrik eden nedir? Ne yapmalılar? Etik, ahlak, hırslar, vs. ... karışımın bir parçası.
  3. Beş yıllık atlama... George, ADwD’un flashbackleri ni yazdığını söyledi - geri dönüşler olacağını doğruladı- ve sonra sadece Myrcella'nın taçlandırılması ve ortaya çıkan Dorne sorununun sonuçları gibi şeyleri atlanamayacağını fark etti. Başlangıçta çocukları büyütmek için 5 yılı atlamak istiyordu. Ancak sabırsız olduğunu ve bu 5 yılda gözden kaçırmak için çok önemli şeylerin olduğunu fark ettiğini söyledi... Ve Rickon AFoC'de olmayacak. George'un kesin sözleri: "hayır, henüz yeterince büyük değil." ( **Fark edeceğiniz üzere 5. kitapta flashbackler falan yok. Olay şu; bu sırada yazar hala 6 kitapta seriyi sonlandırmayı umut ediyordu ama sonra işler umduğu gibi gitmedi 7 cilde çıktı. Haliyle hikaye genişledi ve uzadı, bu da kitaplarda ciddi değişimlere sebep oldu. Eski plana göre Myrcella 5. kitapta taç giyecek gibi görünüyor ama aşikar ki bu 6. kitapta olacak.**)
  4. Panele katılan kişi ejderhalarla ilgili bir soruyu yazılı olarak iletmiş sanırım ve biraz olayı karışık anlatmışsa da genel olarak ifade ettiği önemli ayrıntı şu... “SANIRIM ejderhaların aynı cinsiyette olmadığını belirtti. Sorumu aldılar ama cevabın bu olduğuna inanıyorum.”
  5. Westeros, güney yarım kürede değil ve Tommen “ommen(alamet)” ile kafiyeli (önemliyse, Reek sahnelerinde nedense bu kafiye meselesine takmıştı. Acaba Tommen, neyin alameti? :D ). Blackwood ve Brackens haneleri kadim düşmanlardır.
  6. Ejderhaların Dansı’nın 2. kere tekrar edeceğini ve bir kitabın konusu olacağını söyledi.
  7. Serinin ismi iki zıt bileşeni barındırıyor. Bu şekilde Westeros halkı için barış ve uzlaşma umudu olmadığını mı söylemek istiyorsunuz?
Hayır, ille de değil. Bence buz ve ateş, sevgi ve nefretin zıtlıkları, simgeledikleri her şey serinin neyle ilgili olduğu ile ilgili temalarından biri. Bunu kısaca özetleyemezsiniz ama bu kesinlikle bir parçası. İsmin açık bir anlamı olduğu gibi birkaç farklı seviyede anlam içeren isimleri seviyorum, ancak düşünürseniz ikincil bir anlam hatta bir üçüncül bile çıkarabilirsiniz. Burada uğraştığım şey bu.
  1. Jon’u dışlanmış bir piç olarak çizdin. Yine de en çekici karakterden biri. Jon’u “masa altındaki köpek” olarak tasarlama sebebiniz ilgi çekici olması için miydi yoksa piçliği onun karakterinin şekillenmesinde merkezi bir şey mi?
Neredeyse tüm karakterlerin bir şekilde kendi problemleri var. Ana POV karakterlerimin çok azı tüm cevaplara sahip ya da yaşamı boyunca kolay bir yola sahip. Hepsinin taşıyacağı yükleri var. Bazıları bir toplumda kadınlara mutlaka değer vermeyen ya da onlara çok fazla güç ya da bağımsızlık veren kadınlardır. Tyrion elbette kendi zorlukları olan bir cüce. Dany diğer insanların merhametine kalmış sürgün, güçsüz, parasız ve Jon bir piçtir. Bunlar karakterlerini şekillendiriyor. Hayattaki deneyimleriniz, yaşamdaki yeriniz kaçınılmaz olarak kim olduğunuzu değiştirecektir.
  1. Lord Stark, Jon'u gerçek bir oğulmuş gibi kabul ederken, Leydi Stark onu reddediyor ama ikisi de onun için gerçek anne-baba figürleri değil. Bu karmaşık ilişkiler sadece romandaki tüm kilit aileleri karakterize eden tipik aile yaşamının bir yansıması mıdır yoksa bu ilişkiler Jon'un karakterini şekillendirmede de merkezi mi?
Jon'un karakterini şekillendirmede kesinlikle önemlidirler. Lord Stark'ın Jon'a gerçek bir ebeveyn figürü olup olmadığına itiraz edebilirim. Jon ve Catelyn’den olan tüm çocuklarına karşı oldukça iyi bir ebeveyn figürüdür. Elbette, iyi bir baba veya ebeveyn figürü olarak nitelendirilenlerin standartlar, ortaçağ ortamında bugünkünden çok farklıdır, bu nedenle bu şeylere bakarken akılda bunun tutulması gerekir. Bugün biri sekiz yaşındaki oğlunu alıp başka bir ülkedeki aileye hizmetçi olarak gönderirse dehşete düşeriz, ancak orta çağda her zaman bu tür şeyler teşvik edilirdi.
  1. Ulu kurtlar, Stark çocuklarının ve Jon’un kimliğini tanımlıyor ve onların varlıkları her şeyi bir devinime sokuyor. Üçüncü kitapta Jon’un kurdunu kaybetmesi onun açısından ileride bir felakete neden olur mu?
Elbette üçüncü romanda da kurdunu geri alır. Üçüncü romanda Jon ve Ghost ile ilgili önemli bir nokta var. Romanda onu hissedemediği bir dönem var, onu daha önce olduğu gibi hissedemiyor, sonra tekrar hissedebiliyor. Bu küçük ama yine de önemli bir konu.
  1. Romanlar ortaya çıktıkça, Jon da tıpkı Dany'nin güney sıcaklığına ve ateşine yakından bağlı olduğu gibi, kuzey soğuk ve buzuyla giderek daha fazla özdeşleşiyor. Bu ikisi sonuçta Buz ve Ateş serisinin merkezi imajını somutlaştıracak mı?
Bu kesinlikle yorumlamanın bir yoludur. Bu okurlarımın tartışması için. Bu olası bir anlam olabilir. İkincil bir anlam veya üçüncül bir anlam da olabilir.
  1. Jon Snow'un karakterini şekillendirmek için gerçek dünya ilişkilerinden ve kişisel deneyimlerden yararlandınız mı yoksa tamamen hayal gücünüzün çocuğu mu?
Sanırım ikisinden de biraz... Bence nihai en önemli kaynak kendinizsiniz çünkü kendiniz dışında hiç kimseyi gerçekten tanımıyorsunuz. Sanırım tüm karakterde kendimdem büyük bir parça var ama farklı şekillerde kullanıyorum. Kafanın içine girip “Bu durumda olsaydım, ne yapardım? Ne hissederdim?” diye sormalısın. Nasıl olurdu? O karakter hakkında yazarken o karakter olmalısın.
  1. Kendinizi yakın hissettiğiniz bir karakter var mı?
Muhtemelen Tyrion. Tyrion hakkında yazmak çok eğlenceli. Keskin bir dili ve olaylara bu tür karanlık alaycı bakış açısı var. Bu bölümleri yazmak çok eğlenceli be o da bir yetişkin, bu da onu biraz daha kolay hale getiriyor. Çocuklar, özellikle küçük çocuklar yazmak zor. Sanırım Bran yazması en zor karakter çünkü büyük pov karakterlerinden en küçüğü.
  1. Jon'la bu kadar yakından ilişkili olan hayvan dönüşümlerini ne yapacağız?
Tüm Stark çocuklarının kurtlarla belirli bağlantıları vardı. Westeros'ta tüm bu büyük ailelerin armaları, taşıdıkları hayvan iddialarında belirli bir miktarda kimlik gerçekliği olduğunu düşünüyorum. Örneğin Lannisterlar kendilerini hep aslanlara benzetiyorlar ve "Beni kükrerken duy!" sloganı, hayata bakış açılarıyla ilgili belirli bir şekilde konuşuyor ama sanırım Starklar için, özellikle bu nesilde, bu ulukurtlar ile bunun biraz ötesine geçiyor. Onlar için kullanışlı bir mecazdan daha fazlası. (Winter is coming, bebeğim. )
  1. Stark çocuklarının direwolves ile ne kadar yakından bağlı olduklarından bahsettin ama şimdi Leydi öldüğüne göre Sansa ne durumda?
Kendi kurdunu kaybetti, bu yüzden bir bakıma bu, onu biraz başıboşluğa terk ediyor. Elbette Arya da kendinkini kaybetti, Nymeria’dan ayrıldı.
  1. Yine de dönüşümlerini yapmaya başladı? (karakter dönüşümü vs. demek istiyor sanırım)
Elbette.
  1. Leydi’nin Tazı ile yer değiştireceğinle ilgili bazı görüşler söz konusu, mümkün mü?
Ne? Ne kadar ilginç bir tahmin. Buna yorum yapmayacağım (güler).
  1. Bu sadece merak uyandıran noktalardan biri.
Okuyucuların kendilerinin çözmesi ve tartışmaları gereken şey. Bazen biraz eliptik olun.
  1. Bir noktada Bozrüzgar, Hayalet’i “onlardan biri ama onlardan biri olmayan” sessiz olarak simgeler. Ulu kurtlar çocukları yansıtıyor gibi görünse de Hayalet’in bu simgeselliği Jon'un bir şekilde onun çevresindeki insanların bir parçası olduğu, ancak yine de ayrı olduğu anlamına mı geliyor?
Oh evet, bence bu her zaman doğru. Winterfell'de bile kurtlardan önce bir çocukken Jon bir piçti. O garip biriydi. Geri kalanların hepsi çz kardeşler. O sadece bir üvey kardeş, bu yüzden onlara çok bağlı değil. Bazı durumlarda her şeyi kardeşleriyle paylaşabiliyordu, Robb ve hepsiyle beraber eğitim alabiliyordu ama sonra başka bir durum ortaya çıkar - kral kaleye gelir ve yüksek masada kimin oturabileceğini seçtiklerinde - orada hoş karşılanmadı. Yani o onlardan, ailenin bir parçası, kardeşlerin bir parças ama o ayrıca biraz ayrı da. Hayalet buna çok benzer. O albino, gürültü yapmayan biri, bu yüzden diğer ulurkurlarla bağlantılı ama ayrıca birbirinden ayrı.
  1. Obsidiyen’i “ejderhacamı” olarak nitelendirmenizde belirli bir sebep var mı?
Evet, var.
  1. Ejderhalar bir şekilde Ötekilerin ölümlü düşmanları mı?
Pek çok efsane var ve gelecek kitaplarda onlar hakkında daha fazla şey duyacaksınız, ancak Ötekiler ve ejderhalar hakkında birçok şey belki de şimdiki insanlar tarafından tam olarak anlaşılamıyor. Obsidiyen elbette volkanik camdır; dünyadaki muazzam ısı ve baskıdan oluşur. Ejderhaların kendisi yoğun sıcak yaratıklarıdır.
  1. Fantezi için obsidyene bir şey ekleyip eklemediğinizden emin değildim.
Tabii ki gerçek obsidyenin sahip olmadığı büyülü özellikler verdim. Sonuçta, sihri olmayan bir dünyada yaşıyoruz. Dünyamda sihir var, bu yüzden biraz farklı.
  1. Kral Muhafızlarının kalan kraliyet ailesi üyelerini korumak yerine neden Neşe Kulesi'nde Ned'e karşı durup savaşmayı seçtiğini açıklayabilir misiniz?
Kral Muhafızları kendilerine emirler veremezler. Krala hizmet ediyorlar, kralı ve kraliyet ailesini koruyorlar ama aynı zamanda emirlerine uymak zorundalar ve Prens Rhaegar onlara belirli bir emir verdiyse, bunu yapacaklardı. "Hayır, bu emri sevmiyoruz, başka bir şey yapacağız" diyemezler.
  1. Valyria’nın düşüşüne neden olan şey neydi?
Kitaplarda daha fazlasını öğreneceksiniz.
  1. Sur’un kuzeyindeki ulukurtları hiç duymamanın bir nedeni var mı?
Onlar soyu tükenmiş bir hayvandır. Çok büyük ve tehlikeli bir avcıdırlar ve insanlar muhtemelen onları avlamışlardır.
  1. Kara yemininin, Stannis'in Jon'a teklif ettiği şeyden başka şekilde iptal olmasının bir yolu var mı?
Tarihsel olarak değil ama elbette krallar her daim kuralları değiştirebilirler. Kral Muhafızları, Fatih döneminde, önceki tarihsel geleneklere yanarak, kurdu ve zaman içinde birkaç kural değişikliği oldu. Joffrey de kural değiştirdi ve yaşından dolayı Selmy’yi emekli etti, olağan şartlarda ölene kadar hizmet etmesi gerekirdi. Yani bunlar değiştirilebilir.
  1. Ötekilerin kılıcının hangi maddeden yapıldığını biliyor musunuz?
Buz. Lakin öyle sıradan bir buz değil. Ötekiler buzdan, hayal dahi edemeyeceğimiz şeyler ve nesneler yapabilir.
- Arya ve Sansa isimleri, karakterlerinin kutupsal karşıtlarını temsil eder; Arya sert bir isim iken Sansa daha yumuşak ve hoş bir isimdir.
- Parris, Arya’nın ölemeyeceğini ilan etmiş. GRRM bunu bir hayranın “Dany’yi öldürme iznin yok!” çıkışı üstüne söylemiştir.
- Gökkuşağı Muhafızları, Renly’nin cinsel tercihini temsil etmiyor. Bu daha çok KM için “beyaz” ve NW için “siyah” kullanılması gibi alakasız birkaç şeyin dorun noktası. Bir gökkuşağı, bir nesnede bir araya getirilen yedi renktir; onu kutsal üçlemenin İrlanda Katolik simgesi “yonca” ile karşılaştırdı; Renly de Yedi inancına mensup biri olarak bunu kullanmış yani; ayrıca yedinin takipçilerin tapınaklarda gökkuşağı prizmaları kullanıyor, bazı rahip-rahibelerde kolye olarak görmüştük (Yani tamamen “inanç simgesi” gibi bir şey o pelerinler. Belki Stannis’in yeni dinine karşılık olsun diyedir).
- Harrenhall’da bir çok şey oldu, bazılarını biliyoruz ama bazılarını bilmiyoruz.
- Mevsimler "tamamen fantezi temelli" dir. Bilim-kurgu tipi bir öğe yok.
( \*2003 yılına ait, bağlantı adresi olarak verilmiş, 2 tane söyleşi daha vardı ama siteler sanırım kapanmış, bu yüzden çeviri mümkün olmadı.** )*
submitted by griljedi to asoiaf_tr [link] [comments]


2020.07.29 12:37 Trappist_1G Biraz acil bir soru: ekonomik özgürlüğünüz yoksa Türkiye'de nasıl terapist bulabilirisiniz?

Özet isteyenler için söylüyorum soru zaten özet. Ayrıca hemen saldırmazsanız sevinirim akıl sağlığım uçurumun ucunda (edit: biraz sert cikismisim da biraz dusuncesiz bir yorum almistim ilk paylastigimda o beni cok uzdu de o yuzden)
Nereye yazıcağımı bilemedim, dün hayatımdaki en kötü panik atağı geçirdim. Üniversite öğrencisiyim ama hiçbir özgürlüğüm yok hatta hala aile evinde yaşıyorum okulum yakın diye. Ailemin zoruyla Bilgisayar Mühendisliğine girdim ama iliklerime kadar nefret ediyorum. Derslerden, işlediğimiz konulardan ve özellikle okuyan insanlardan. Büyürken hep yaratıcı bir çocuktum, okulumda yüksek seviye sanat dersi aldım ve uluslararası derece yaptım. Sanat okumak da öyle acayip istemezdim ama bir yıl CS okuduktan sonra sürekli kendimi öldürmek istiyorum. Götüm yemez o ayrı konu.
Orta seviyeli bir aile olsak da ailem hayallarimden gitmeye hatta bırakın onu sadece beni mutlu etcek yine güzel bir bölümde okumaya izin vermiyorlar. Zaten 5 yıldır depresyondayım, lise hayatım da üzüntü ve kaygıyla geçti ve korktuğum her şey başıma geldi. Artık asla mutlu olmayacağım. Ailemin beni zorla okuttuğu ve kesinlikle beceremediğim bu bölümde takılıp kaldım. Bundan zar zor 7 yılda mezun olucam sonra ne kadar iyi bir okuldan göstermelik bir diplomam olsa da işe giremeyeceğim çünkü competition çok yüksek, yaptığım şeyden acayip nefret ediyorum beni şu dünyada bunun kadar mutsuz eden ve içten içe beni çürüten bir şey yok. Bu sebeple iyi bir çalışan olabileceğime de inanmiyorum isteksiz ve beceriksiz olacağım için nerden ne bölümünden mezun olduğumun bir anlamı kalmıyacak bok gibi maaş alacağım bu kadar acı çekmenin de hiç bir anlamı kalmıyacak
Hayatım boyunca o kadar çok sınırlandım ki (aileme sorsanız başka bir şey derler orası kesin) ne istediğimi bile bilmiyorum sadece bu dünyadan nefret ediyorum. Terapiye gitmek istediğimi söyleyince bana destek olmak yerine benle dalga geçiyorlar hiçbir söylediğime saygı göstermiyorlar. Kendi kendimi sınırladığımı bunların önemsiz olduğunu benim hiçbir şey bilmediğimi ve dediklerini yapsam da yapmasam da dünyanın acımasız ve üzüntü dolu bir yer olduğunu nasıl olsa asla mutlu olamayacağımı söylüyorlar. Haklılar, sonsuza kadar mutsuz olcam. Geçen sene hollandada okuma ihtimalim vardı ama beni içten içe öldüren sosyal anksiyetem yüzünden gidemedim. Belki beni önceden trepiye götürselerdi hayallarimin okulunda mutlu olcaktım ama yok onlar üzgünler ya illa ben de sad and miserable olcam. Belki bu ay içinde kendimi öldürürüm bilmiyorum ama onu da zannetmiyorum beceremem öyle şeyleri. Son birkaç aydır harçlığımı biriktirip terapi için para toplamaya çalışıyorum ama kendime yetcek kadar veriyorlar. Okul paramı da ailem ödediği için onlardan daha fazla para isteyemiyorum. Öyle mal gibi kaldım yardım isteyecek hiç kimsem yok arada benim gibi depresyonda olan arkadaşlarıma falan şikayet ediyorum ama o da sorunu çözmüyor. Param yok ve nasıl yardım alacağımı bilmiyorum. Ankara'da önerebileceğiniz bir psikiyatrist falan var mı? En azından tam olarak ne kadar para biriktirceğimi biliyim.
En kötüsü de ne biliyor musunuz? Liseden birkaç arkadaşımla aynı okula gittim ve onların mutlu olmasına gerçekten mutluyum ama ben o kadar üzgünüm ve onlar da o kadar mutlu ki içim burkuluyor. Babam ekonomik dururumuzun çok iyi olmadığını o yüzden bu bölümü okumak dışında başka çarem olmadığını söylüyor ama iktisat, grafik tasarım, uluslararası ilişkiler okuyan arkadaşlarımın maddi durumu bizimkinden daha kötü. Niye onların sevdiği şeyi yapma, mutlu olma hakları varken benim yok? Niye ben hep acı çekmek zorundayım? Niye sırf belki gelecekte ortalamının üstünde para kazanırım diye (ki ben öyle bir ihtimal görmüyorum) sonsuza kadar mutsuz olmak zorundayım?
EDIT: herkese zamani ve yaniti icin tesekkur ederim, cok dusunceli insanlarsiniz. Tam bir cozum yolu sunmus olmasaniz bile bana umut verdiginiz icin cok tesekkur ederim, benim icin cok degerlisiniz.
submitted by Trappist_1G to Turkey [link] [comments]


2020.07.28 03:33 karanotlar Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) – Gustav Landauer – 10

Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) – Gustav Landauer – 10
https://preview.redd.it/o4ulfrp63id51.jpg?width=750&format=pjpg&auto=webp&s=cd5a993c71e87be745898fbbf5093e26c1f0101c

Marksizm 5.2

Yeri gelmişken, güçlü üretici ve tüketici hareketlerinin muazzam bileşimi ile bastırılmaları halinde devlet ve kapitalizmin ne yapacağı ve ne yapmak zorunda kalacağına dair öngörü, “Şimdi ne yapabiliriz? Devlet bunu yasaklayacaktır!” şeklindeki bildik kalıp ile işçilere bir uyarı olarak anlaşılmamalıdır. Bu tür bir uyarı bizim yolumuz ve bizim görevimiz değildir. Yine de diğerlerinin kendi rollerine göre hareket edeceğini varsayıyoruz; bu beklenir bir şeydir ve bize sıkıntı vermemelidir. Bu bakımdan her kim kapitalistlerin işçilerden çok daha az kazandığını ve işçilere çok daha fazla ödeme yaptığını görmeyi kendine görev addetmişse bizden şunu öğrenmiştir: başarılı bir sendika mücadelesiyle birleşmiş güçlü bir tüketici-örgütü uygun olan silahtır. Zira neredeyse hiç kimse bunun alternatifine, hükümet tarafından ücretin ve fiyatın sabitlenmesine, çok fazla umut bağlamayacaktır. Tıpkı gelir vergisi yoluyla kapitalistin fazla gelirine, bu fazlalığı örneğin işçi birlikleri aracılığıyla proletaryaya yönlendirmek için ilgili el koyma girişimine çok az umut bağlayacakları gibi. Bu da zar zor devrimci bir yöntemdir, kifayetsiz ve amatörcedir ve buna sadece geçiş aşamasında geçici olarak başvurulabilir. Benzer vasıtalar, Fransız devrimci hükümeti idaresi altında başarısız bir şekilde zaman zaman denenmiştir ve 1848’den hemen sonra Fransa’da Girardin tarafından da tavsiye edilmiştir. Lasalle’ın siyasal eylemi ve programı da bu yönde ilerlemiştir.
Bu bakımdan devrim ve sosyalizm, mücadele ve inşa bileşimi ile toplumu durma noktasına getirme amaçlı bu özel girişime karşı uyarıda bulunmuyoruz. Sadece bu noktadan şu anda çok uzak olduğumuzu ve tüketici kooperatiflerinin, bugün var oldukları gibi – gerçi bunların sosyalizmin sadece acınası başlangıcı olup olmadığını bilmeden – ciddi bir biçimde kapitalizmin fiyatlarını çökertmek ya da müşterilerini ellerinden almak için en az uygun olan vasıtanın bunlar olmadığını söylemeliyiz. Dolayısıyla sosyalizme çağrı yapanların ana görevi budur. Sosyalizm, eğer gelecekse, yalnızca tüketimle başlamalıdır ve başlayabilir.
Bu aşağıda açıklanacaktır. Buradaki görev, kapitalist üretim alanındaki tüm faaliyetlerin ve tüm tek taraflı mücadelelerin ve dolayısıyla üreticilerin tüm faaliyetlerinin kapitalizm tarihinin bir parçası olduğunu, başka da bir şey olmadığını göstermekti.
Kapitalizmin idaresi altında işçi, ihtiyacı dışında gelirini belirleyecek başka her hangi bir ilkeye sahip olmayı kaldıramaz. Lakin kendisinin ve ailesinin var olması için sadece yeteri kadar kazanmak hayati bir zorunluluk değildir; sağlığını, uykusunu ve dinlencesini uzun çalışma saatleri ile harap etmemek de böyledir.
Fakat üreticilerin sendika faaliyetini, işçilerin ekonomik olarak kendi kendilerine-yardımlarını ve yasal düzenlemeler için devlete uyguladıkları baskıyı tarif edip eleştirdiğimiz için bu örgütlerin ve mücadelelerinin iki önemli görevi daha kısaca ele alınmalıdır. Sendikaların ana görevleri halen daha çalışma saatlerinin kısaltılmasını ve ücret yapısındaki değişimi kapsamaktadır. Ki bunlar, yani götürü işin ikamesi ve günlük ödemeli sözleşmeli iş, birbiri ile yakından ilişkilidir. Götürü iş ve sözleşmeli iş elde edilen ürünün niteliğine ve niceliğine göre iş için yapılan ödemedir. Adil bir takas sisteminin emek için her zaman bu tür bir ödemeye geri döneceği söylenmelidir fakat insana karşı adil olmayan, insanın asli ihtiyaçlarını ihmal eden bir toplumda eşya odaklı adalet ile insanlara karşı adaletsizliğin şiddetlenmesinden daha kötü neredeyse hiçbir şey olamaz. Kapitalizmin idaresi altında işçi, ihtiyacı dışında gelirini belirleyecek başka her hangi bir ilkeye sahip olmayı kaldıramaz. Lakin kendisinin ve ailesinin var olması için sadece yeteri kadar kazanmak hayati bir zorunluluk değildir; sağlığını, uykusunu ve dinlencesini uzun çalışma saatleri ile harap etmemek de böyledir. Çalışma saatlerini kısaltma mücadelesi götürü işe ve sözleşmeli işe karşı çıkmak için işçiye yeni bir sebep de verir. Kısaltılmış saatler gelirini düşürmemeli ve kendisini çalışma yoğunluğunda ölçüsüz bir artışa zorlamamalıdır. Buna göre bazı mesleklerde örneğin inşaat sektöründe günlük değil saatlik ücret ödenmesi belirsiz bir değer taşır. Bu da işçileri daha az çalışma saati için verdikleri her savaşta aynı zamanda daha yüksek saat ücreti için de çarpışmaya zorlar ve genellikle böyle bir çekişme sonunda bir taviz ortaya çıkar: işçiler bir hedeflerini kazanırken diğerinden vazgeçmek zorunda kalırlar. Böylelikle mesela iş sürelerini kısaltırlar fakat aynı zamanda kendi gerçek gelirlerini azaltırlar. Buna göre kapitalist sistem altındaki her yerde işçiler sadece götürü işe ve sözleşmeli işe karşı değil saatlik ücrete de karşı çıkmak zorundadır. Günlük ücret kapitalist işçinin talebi olmalıdır. Bu durum kültür ve ahlak bozulmasının sesini duyan herkese şunu açıklar: yaşam pazarına giren ve mal takas eden işçi özgür bir adam olmayıp, iaşesi efendisi tarafından bahşedilmesi ve toplum tarafından garanti edilmesi gereken bir köledir. Günlük ücretler sistemi altında iş ile ürünlerinin niteliği ve niceliği arasında açık bir ilişki yoktur; quid pro quo (verilen şey karşılığında alınan şey) takası yoktur. Sadece geçimi arzulayan ihtiyaç vardır. Bu bakımdan biz yine fark ediyoruz ki kapitalist dünyada işçi kendi varlığını korumak için bir kapitalisti, kültür karşıtı kurumu savunmak zorundadır. İhtiyaç ve üretici olarak rolü işçiyi kapitalizmin bir hizmetçisi ve tebaası yapar. Kendi günlük ücret sistemi için verdiği örgütlü emek mücadelesinin, diğer bir deyişle gizli oy için siyaseten militan olan işçinin mücadelesinin devlet yaşamında muadili bulunur. Geçimini ürüne karşı ürün takas etmek yerine, yani ürün için fiyatı ya da ücreti almak yerine günlük iaşe ücreti biçiminde elde etmek ne kadar haysiyetsiz ise kişinin topluma karşı görevini ve hakkını oy kabininde korkudan saklanarak icra etmesi de aynı derecede acınasıdır. Egidy’nin halkın oyunu kullanmasını savunmasının sebebi buydu: özgür ve namuslu adamlar açısından oylamanın hiçbir kötü sonucu olamayacağını iddia etmişti. Fakat bu donkişotvari asil bir adam düşüncesiydi. Zamanımızda işçi günlük-ücret-kazanan olmayı ve vatandaş da ürkek kul olmayı istemelidir. Bireysel ölçekte, kapitalist ekonominin ve kapitalist devletin girift semptomlarının izhar olduğu yerde tedaviyi başlatmayı istemek imkânsızdır. İşçi yaşamını korumalıdır ve kapalı bir kabinde oy vermeye gitmediği takdirde yaşamı tehdit edilecektir. Bu arada günlük ücretini almadığı takdirde de geçimi tehdit edilecektir. Tüm bunlar ve burada konuştuğumuz her şey, kapitalizmi terk etmediğimiz müddetçe yaşamın zaruriyetleridir, fakat elbette bunlar sosyalizmin yolları ve araçları olmaktan çok uzaktır.
İş saatlerini kısaltmanın iki yönü bulunmaktadır. Bu yönlerden ilki sık sık anılmasına karşın ikincisi ile bildiğim kadarıyla çok ilgilenilmemiştir. İlk olarak, çalışma süresini kısaltmak işçi için, gücünü muhafaza edebilsin diye, gereklidir. Burada kapitalizm altında mücadele ve düzenleme için gerekli bir kurum olan sendikalara saldırmak bizim görevimiz değildir, zira bu kesinlikle aptalca ve neredeyse suç olurdu çünkü yaşayan insanın refahı hürmetine kapitalizmin her bir yönüne karşı çıkılmayacaktır. Serinkanlı ve objektif bir eleştiri önermekle birlikte bizlere burada bir an durup önemli çalışmaları için sendikalara hak ettikleri teşekkürü belirtmeliyiz. Sendikalar, tüm ülkelerde işçilerin yapageldikleri zahmetli işlerin, faaliyetlerini ruhsuz ve ölümcül sıkıcı kılan, aşırı yoğun tekniklerle kendilerini yorgun ve bunalımlı yapan fabrikalarda, çoğunlukla da kendilerini ilgilendirmeyen işlerin sürelerini kısaltmıştır. Onlara teşekkür etmeli ve onları övmeli: kaç kişiye iş saatlerinden sonra dinlenme, güzel bir aile yaşamı, ucuza elde edilebilen yaşam sevinci, güzel kitaplar ve yazılar ve kamu yaşamına katılım fırsatını sunmuşlardır. Kaç kişi – ve ne kadar az! Sadece son yıllarda bir başlangıç yapılmış ve çoğunlukla yetersiz, genellikle saçma bir biçimde kötü ve parti-politika vasıtaları ile elde edilen dinlenme saatlerinin doğru kullanımı için de bir şeyler yapılmıştır. Sendikalar uzun çalışma saatlerine karşı mücadelenin yanı sıra alkolizmin zararlarıyla savaşmak için ortaya çıkmıştır. Sadece üretken işçi ile değil işten sonra dinlenme zamanlarındaki işçi ile ilgilenmeyi de kendi görevleri addetmelidirler. Bu alanda daha yapılacak çok iş var ve halkımız arasında sanatçılar, şairler ve düşünürlerle işbirliği için çok fırsat var. Sadece sosyalizme çağırmamalıyız. Sadece düşüncenin sesini takip etmemeli ve geleceği inşa etmemeliyiz. Bizler için beden ve biçime dönüşmek isteyen ruhun hürmetine, dikkatimizi, halkımızın yaşayan insanlarına, yetişkinlerine ve çocuklarına çevirmeliyiz ve bedenleri ve ruhları güçlü ve iyi, sıkı ve esnek olsun diye elimizden gelenin en iyisini yapmalıyız. Sonra bu yaşayan insanlarla sosyalizme ilerlemeliyiz! Fakat bu ifadeden bunlara belli bir sözde sosyalist sanat veya bilim ya da eğitim sağlamamız gerektiği anlamı çıkarılmasın. Heyhat, parti broşürleri ve taraflı yazılar ile bu konuda ne kadar çok kötülük yapılageldi ve Sosyal Demokrat olana göre, sözde burjuva bilimi örneğin, ne kadar da çok değerli, doğal ve özgürdür! Bu tür tüm girişimler resmi, doktrinci bürokrasiye yol açar. İşçi sınıfı çevrelerinde sessiz ve sonsuz olan her şeyin küçümsendiği veya bunların bilinmediği, öte yandan ajitasyonun ve günün suni sloganlarının abartıldığı ve incelikten yoksun bir şekilde geliştiği [anlayışı] tüm Marksist ekollerin, Sosyal Demokratların ve de anarşistlerin paylaştığı büyük bir hatadır. Geçenlerde Sosyal Demokrat bir dernek tarafından desteklenen ve işçi sendikası üyelerinin katılım sergilediği Alman edebiyatı ile ilgili on konferans verdiğim büyük bir Alman şehrinde, bir konferans sonrasında, anarşist işçilerin daha önceden bana sormaktan kaçındıkları soruyu sormak için (lütfen bir ara kendilerine konferans vermemi istemek için) gelmelerini ben kendim de tecrübe ettim! O zaman kendilerine şu cevabı vermeye karar verdim: Goethe, Hölderlin ve Novalis, Stifter ve Hebbel, Dehmel ve Liliencron ve HeinrichvanReder ve Christian Wagner ve pek çok başka isim üzerine konuştuğum bir konferans verdim fakat siz bunları duymak istemediniz çünkü bize gelen insani güzelliğin sesini bilmiyordunuz, yaşamın güçlü ve sakin ritmi ve armonisi, dinlenmiş meltemlerin yumuşak hareketlerinde ve hareketsizliğin kutsal dinginliğinde olduğundan daha fazla fırtınanın sesinden bulunamaz. “Esen meltemin, damlayan suyun, büyüyen ekinin, dalgalanan denizin, yeşeren yeryüzünün, parlayan gökyüzünün, parıltılı yıldızların muhteşem olduğunu düşünüyorum: görkemli bir şekilde yaklaşan boranın, evleri paramparça eden şimşeğin, dalga getiren fırtınanın, ateş püskürten volkanın, tüm ülkeleri sallayan depremlerin önceki olaylardan daha fazla muhteşem olduğunu düşünmüyorum, aslında bunları salt daha yüksek yasaların etkileri oldukları için daha küçük düşünüyorum… İnsan ırkına kılavuzluk eden yumuşak ve nazik yasayı bir an için görmek istiyoruz… Adalet yasası, ahlak yasası, her insanın, diğerleri ile birlikte, saygın, onurlu ve güvenli yaşamasını isteyen yasa ki böylelikle insan yüksek insani yolu takip edebilsin, yoldaşlarının sevgisini ve takdirini kazansın. Böylelikle bir mücevher gibi korunsun, zira her insan diğer tüm insanlar için bir mücevherdir, bu yasa insanların diğer insanlarla birlikte yaşadığı her yerde bulunur ve insanın diğer insanlara karşı davranışlarında gösterilir. Bu yasa eşlerin birbirine duyduğu sevgide, ebeveynlerin çocuklarına olan sevgisinde, çocukların ebeveynlerine olan sevgisinde, erkek ve kız kardeşlerin sevgisinde, arkadaşların birbirine olan sevgisinde, iki cins arasındaki tatlı meyilde, geçinip gittiğimiz çalışkanlığımızda, küçük çevremiz, çok uzak yerler ve tüm dünya için eylemlerimizde bulunur…” (Albert Stifter) Bu yüzden burada yüksek sesle çağırdığımız, sessizce konuştuğumuz sosyalizm, aynı zamanda insanın birlikte yaşamının daimi güzelliğinin nazik gerçekliğidir. Sosyalizm, çirkin çağdaşlığın vahşi, çirkin geçişsel yıkımı değildir. Öyle bir yıkım ki belki de bir yan ürün olmak zorunda kalacaktır. Fakat yaşamın güzelliğinin nazik çalışması daha önceden ruhlarımızda ve ruhlarımız kanalıyla gerçek hayatta yapılmamış olsa [sosyalizmi]çağırmak yıkıcı, sağlık-sız ve yararsız olacaktır. Taşıdıkları tüm ateşli hevese rağmen tüm yeniliklerde viran, çirkin ve imansızca bir şeyler vardır. Tüm eski şeyler, ordu ve ulus devlet gibi en kötü nama sahip ya da arkaik kurumlar bile, eski ve bir geleneğe sahip olduklarından, tüm köhneliklerine, gereksizliklerine ve eskimişliklerine rağmen, güzelliğin deyim yerindeyse ışıltısına sahiptir. Bu yüzden, geçmişte, kadim ve kutsal yaşamda demirli, bitmiş, denenmiş ve test edilmiş bir şey olarak hâlihazırda yaşamlar yaratmak isteyen, ileriye yönelik tahayyüle sahip türde yenilikçilerden olalım. Bu yüzden daha çok kendi inşa ettiğimiz nazik, sonsuz ve bağlayıcı gerçeklik vasıtasıyla yıkalım. Cemiyetimiz [Bundt] bizleri gerçeklik dünyasına bağlayan ebedi güçlerle birlikte mücadele eden bir yaşam cemiyetidir. Bizleri güdüleyen düşüncenin gerçekten de bir düşünce, diğer bir deyişle ruhun sakin toplumu ile birlikte fani, parça parça ve yüzeysel geçici fenomenin ötesinde bizleri birleştiren bir bağ olmasına izin verin. Bu bizim sosyalizmimizdir, sanki ezelden beri var olmuş gibi geleceğin yaratılmasıdır. Anın coşkusundan, öfkeli, şiddetli tepkilerinden gelmesine müsaade etmeyin, ruhun varlığından, beşeriyetimizin geleneğinden ve mirasından gelmesini sağlayın.
Teknolojinin elinde neredeyse her zaman artan işi salt makinelerin hizmetçileri olan insanların faaliyetlerinden çıkarma ihtiyacını karşılayacak düşünceleri ve modelleri bulunur.
Sendikalara çalışan insanların dinlenme vakti ve boş zaman edinmeleri için verdikleri mücadeleleri nedeniyle minnettarlığımızı ifade etmek amacıyla konudan saptık. Burada söylenen her şeyi teşekkürümüz olarak kabul edin. Salt arkaik ve eskimiş olana ait korkunç çürüyen urların ürünleri, sonuçları ve aksi tesiri olmaktan ziyade bir zamanlar ortak olan ve şimdilerde bir başına bırakılan batmış ruhu yeni biçimlere ve yaşama ve güzelliğe geri yönlendiren üretken insanlar olmayı istediğimiz için, minnettarlığımız da üretken olmalı ve işçilerin dinlenme vaktini ve serbest zamanını oluşturması gereken şeye yönlenmelidir. Ancak o zaman sağlıklı, güçlü ve ruhani insanlar, bizden kadim bir şeymiş gibi çıkması gereken yeni gerçekliği hazırlayabilecektir, eğer herhangi bir faydası ve kalıcılığı varsa.
Çalışma saatlerinin azaltılması işçiler için daha fazla boş vakit yaratır. Ancak kişi bu gerçeğe sevinse bile, bu tür kazanımların genellikle nasıl sonuçlara sahip olduğunu gözardı etmemelidir: işçilerin gücünün daha fazla sömürülmesi, işin yoğunluğunun artması. Çoğunlukla yüksek düzeyde kapitalistleştirilmiş müteşebbis, örneğin büyük bir anonim şirket, işçilerin zaferinden sevinç duymakta haklıdır. Diyelim ki belli bir sektörün tüm müteşebbisleri, çalışma saatlerini kısaltmaya zorlanmış olsun. Büyük teşebbüsler işçiyi seri makinelerin hizmetine daha da sürekli olarak zincirleyen yeni makineleri getirmek suretiyle bundan kaynaklanan kayıplarını genellikle tazmin edebilmektedir. Böylelikle orta ve küçük ölçekli rakipleri üzerinde büyük bir avantaj kazanırlar. Elbette bazen tersi gerçekleşir ve devasa teşebbüsün muazzam mekanizmasını yeniden şekillendirmesi engellenir. Öte yandan orta ve küçük ölçekli müteşebbis, aktif satışı varsa ve kredisi iyiyse, yeni koşullara daha kolay adapte olabilir.
Teknolojinin elinde neredeyse her zaman artan işi salt makinelerin hizmetçileri olan insanların faaliyetlerinden çıkarma ihtiyacını karşılayacak düşünceleri ve modelleri bulunur.
Bu, çalışmaksızın daha uzun bir gecenin diğer acı tarafıdır: daha yorucu iş günü. Yaşayan insan, aslında sadece yaşamak için çalışmaz, işte iken yaşamını hissetmek ve iş sırasında işinden sevinmek ister. Akşamları sadece boş zaman, dinlenme ve neşe değil, hepsinden öte faaliyetinin kendisinden, bedeninin fonksiyonlarında ruhunun güçlü varlığından haz almaya ihtiyaç duyar. Çağımız sporu, kaslar ve sinirlerin verimsiz, oyunbaz faaliyetini, bir tür işe veya uğraşa çevirmiştir. Gerçek kültürde işin kendisi bir kere daha tüm enerjilerimizin oyunbaz sağılışına dönüşür.
Ayrıca sanayici, çalışma süresinin kısaltılmasının kendisinden götürdüklerini yeniden kazanmak için, teşebbüsünün mekanik aygıtını değiştirmek zorunda bile kalmaz. Fabrikada demir ve çelikten inşa edilmemiş ilave bir mekanizma vardır: çalışma sistemi. Birkaç yeni düzenleme, birkaç yeni denetleyici ve ustabaşı pozisyonu genellikle bir teşebbüsü yeni makinelerden daha çok hızlandırır. Ancak bu tür bir sistem nadiren uzun ömürlü olur. Her zaman işçinin tembelliği veya doğal yavaşlığı ile gözetmenlerin sevk edici enerjisi arasında sessiz bir mücadele vardır. Zamanla iş insana karşı insan meselesi haline geldiğinde, her zaman bir tür eylemsizlik yasası kazanır. Yavaş çalışma için verilen bu mücadele her zaman, sınıf mücadelesinde bilinçli bir silaha ve sözde sabotaj biçimine dönüşmeden çok önce, var olmuştur. Belli bir amaç için, yavaş, ucuz, kötü hatta zararlı iş teslim etmek üzere işçilere çağrıda bulunan bu tür bir sabotaj, özel durumlarda, mesela postane, demiryolu veya liman işçileri grevlerinde mükemmel hizmet gerektirebilir. Bununla beraber sorgulanabilir bir yanı da vardır. Üretici rolünde işçilerin aşırı mücadele araçları [kullanılırken] sınıf bilincine sahip militanın nerede sona erdiğini ve ruhen boş, harap ve yoz, her tür faydalı işin tiksindirici geldiği sorumsuz insanın nerede başladığını ayırt etmek her zaman mümkün olmaz.
Hızlandırılmış çalışma sisteminin sadece geçici etkisi olur fakat makine amansızdır. Kendisine ait belirli bir atım sayısı, verili çıktısı vardır ve işçi artık az çok insan kişisine değil insan enerjisini sömürmek üzere insanlar tarafından yaratılan metal şeytana dayanır. İnsanın işindeki neşesinin psikolojik düşüncesi burada tali bir rol oynar; her işçi bilhassa acı bir biçimde bilir ve hisseder ki makineler, aletler ve hayvanlar çalışan insandan daha iyi muamele görür. Bu, yukarıda söylenen herhangi bir şey kadar provokatif, demagojik abartı olmaktan uzaktır. Bu, soğuk, sade hakikattir. İşçilere genellikle azami kızgınlık tonuyla köleler denmektedir. Ancak kişinin, birinin ne dediğini bilmesi gerekir ve “köle” gibi kelimeyi dahi ciddi, edebi anlamı ile kullanmalıdır. Köle, ölümü maliyete sebep olduğundan – yeni bir köle alınmak zorundadır – psikolojik olarak yönlendirilmesi gereken, himaye edilmiş (protege) [kişidir]. Modern işçinin efendisiyle ilişkisinin korkunç tarafı şudur ki modern işçi kesinlikle bu tür bir köle değildir; çoğu durumda müteşebbis işçinin yaşamasına ya da ölmesine tümüyle kayıtsız kalabilir. Modern işçi kapitalist için yaşar fakat kendisi için ölür. İkame edilebilirdir. Makineler ve atlar satın alınmak zorundadır ki her ikisi de satın alım ve işletim maliyetlerini kapsar. O yüzden köle önce satın alınmalı ve çocuk olarak dahi eğitilmeli ve sonra onun iaşesi sağlanmalı idi. Modern müteşebbis modern işçiyi ücretsiz edinmektedir; birine ya da diğerine geçimlik ücret temin etmek kendisi açısından farksızdır.
Teknolojinin sınırları, kapitalizme dâhil olduğu için, insanlığın sınırlarının ötesine geçmiştir. İşçilerin yaşamı ya da sağlığı ile ilgili çok fazla bir kaygı yoktur (burada kişi sadece makineleri düşünmemelidir; atölyelerin ve fabrikaların kirli havasında bulunan tehlikeli metal atıklarını, tüm şehirler üzerindeki havanın zehirlenmesini de hatırlamalıdır) ve kesinlikle işçilerin yaşam sevinci ya da iş sırasında rahat etmesi ile ilgili kaygı da yoktur.
Yine burada müteşebbis ile işçi arasındaki ilişkinin duyarsızlaşması ve insanlıktan uzaklaşması sırasında kapitalist sistem, modern teknoloji ve devlet kapitalizmi ele ele yürür. Kapitalist sistemin kendisi işçiyi sayıya indirger. Teknoloji, kapitalizm ile ittifak içinde işçiyi çarkın bir dişlisi yapar. Son olarak devlet, kapitalistin işçisinin ölümüne yas tutmaması için hiçbir gerekçesi olmamasından hatta ölüm ya da kaza durumlarında işçi ile şahsen ilgilenme ihtiyacı duymamasından emin olur. Devletin sigorta kurumları kesinlikle pek çok açıdan ele alınabilir fakat bu yönü de gözden kaçırılmamalıdır. Onlar da yaşayan insanlığı kör işleyen bir mekanizma ile değiştirir.
Teknolojinin sınırları, kapitalizme dâhil olduğu için, insanlığın sınırlarının ötesine geçmiştir. İşçilerin yaşamı ya da sağlığı ile ilgili çok fazla bir kaygı yoktur (burada kişi sadece makineleri düşünmemelidir; atölyelerin ve fabrikaların kirli havasında bulunan tehlikeli metal atıklarını, tüm şehirler üzerindeki havanın zehirlenmesini de hatırlamalıdır) ve kesinlikle işçilerin yaşam sevinci ya da iş sırasında rahat etmesi ile ilgili kaygı da yoktur.
Bunlardan etkilenen Marksistler ve işçi kitleleri, sosyalistlerin teknolojisinin bu çerçevede kapitalist teknolojiden temelde ne kadar farklı olduğu (gerçeğinden) tümüyle bihaberdir. Teknoloji, kültürlü halk arasında kendisini kullanmak isteyen özgür insanların psikolojisine göre yönlendirilmelidir. İşçilerin kendileri hangi koşullar altında çalışma istediklerine karar verdikleri zaman üretim dışında harcamak istedikleri zaman ile üretim içinde kabul etmeye istekli oldukları işin yoğunluğu arasında uzlaşma sağlayacaktır. Kayda değer şahsi farklılıklar olacaktır: bazıları dinlenme ve boş vakitlerine daha uzun zaman harcayabilmeleri için çok hızlı ve enerjik çalışacak, diğerleri ise günün hiçbir saatini salt araçlara indirgemeyi tercih etmeyecek ve işlerinin kendisinin zevkli olmasını ve rahat bir tempoda ilerlemesini isteyecektir.
Bugün bunların hepsi göz önünde tutulmamaktadır. Teknoloji tümüyle kapitalizmin etkisi altında bulunmaktadır. Makine, alet, insanın ölü hizmetçisi, insanın efendisine dönüşmüştür. Büyük ölçüde kapitalist bile kendi getirdiği mekanizmaya bel bağlar ve bu an, kısaltılmış çalışma süresinin ikinci yönünü inceleyebileceğimiz andır. İlki teknolojinin işçinin gücünü muhafaza etmesine hizmet etmesiydi; artan iş yoğunluğunun ne ölçüde bu eğilimi karşıladığını şimdi gördük. Fakat çalışma saatlerinin kısaltılması işçi sınıfının yaşayan üyeleri açısından işsizlerin sayısını azaltan ilave pozitif etkiye de sahiptir.
Anlayacağınız sanayici makinesini kapasitesine göre kullanır. Makineler, karlı olabilmeleri için belli bir süre çalışmalıdır. Eğer teşebbüsü kar edecekse sanayici yurt içinde ve dışında rekabetine uyum sağlamalıdır: sanayici elektrik santrali masrafını çıkarmak için pek çok sektörde makinelerini gece gündüz çalıştırmaya zorlanmaktadır. Bu yüzden çalışma saatleri kısaltıldığında sanayici daha fazla işçi alacaktır. 24 saatlik çalışma periyodunu, yani nöbetleşe vardiya sistemini getirmek için işçiler ile mücadele fırsatını sık sık kullanacaktır. Kâr ihtiyacı, sistemin talepleri, işçilerin talepleri, bunların hepsi genellikle müştereken, daha fazla işçinin istihdamına ve dolayısıyla sözde yedek sanayi ordusunun sayısının düşmesine yol açar. Sınır hep teşebbüsün kârlılığı ile belirlenir ve bu vesile ile sistemin gerektirdikleri ile piyasanın hazmetme kapasitesi arasında bir tür anlaşma sağlanır.
Genellikle müteşebbis, elektrik santralini makinesi ile bu makineleri çalıştıran işçilerin sayısı tarafından belli bir hacimde işletmeye devam ettirmek için zorlanmaktadır ve piyasa çıktıyı tüketemez hale gelirse o zaman sanayici fiyatları düşürmelidir: zira yeterince ucuz olduğu müddetçe kapitalist piyasa tüm malları emebilir. Bir kapitalistin gece gündüz çalışan binlerce işçisinin olmasının sebebi budur ve yine de her saat başı para kaybeder. Kapitalist bunu fiyatların yine artacağı daha iyi zamanların umuduyla kabul eder. Bu umut gerçekleşmezse belli günlerde tesisinin bir kısmını ya da tamamını kapatmak zorunda kalacaktır.
Teknolojinin kapitalizmin etkisi altında bulunduğuna dair ifademiz kapitalizmin de buna mukabil kendi yarattığı teknolojinin kölesi olduğu sonucu ile tamamlanmalıdır. Bu açmaz sihirbazın çırağının açmazı gibidir: “Çağırdığım ruhlardan bir daha kurtulamıyorum!”. Refah, zamanlarında, lehte piyasa koşullarında teşebbüsünü belli bir ölçekte ayarlayan her kim olursa olsun artık ne kadar üretmesi gerektiği ile ilgili bir seçeneğe sahip değildir. Müteşebbisin kendisi de kendi makine çarklarına bağlanır ve genellikle işçileri ile birlikte ezilir.
Burada, kapitalist üretimin spekülasyonla en yakın bağlantılı olduğu noktalardan birine temas ettik. Kapitalizm ölçeğinde çok az insan ancak teşebbüsünün ve piyasasının koşulları yüzünden spekülasyona zorlanmayacaktır. Herkes, birbirinden tümüyle bağımsız şu iki faktöre dayandığı ölçüde spekülatördür: birincisi, müteşebbisin insanlardan ve makinelerden müteşekkil aygıtının gerektirdikleri ve ikincisi dünya piyasasının fiyat dalgalanmalarıdır. Bu durumdaki insanlar – ki genellikle yıllarca her hafta yüzlerce ya da binlerce işçiye sabit bir ücret ödeyip her hafta kayıp yaşarlar – “İşçilerim benden iyi durumda!” sızlanması ile sık sık feryat etmelidir. Sayısız endişe ile eziyet çeken zavallı zengin adam genellikle servetinin bir kısmı ile borsada başarılı spekülasyonlar yaparak kendisini kurtarabilir. Bu şekildeki ticaret, spekülasyon alanındaki kötü şansını dengeler. Öte yandan işi gelişen kişi sık sık tümüyle farklı bir sahadaki spekülasyonlar yüzünden kendisini mahvedebilir. Kapitalist pazara bağımlı olan herkes spekülason yapmalı, en değişken sahalarda spekülasyon yapmaya kendini alıştırmalıdır.
Marksizm sosyalizmin bizzat burjuva toplumunun kurumlarında ve yıkıcı sürecinde hazırlanmakta olduğunu, sürekli büyüyen, her zamankinden kararlı ve her zamankinden daha devrimci proleter kitlelerin sosyalizmi getirmek için bir gereklilik, tarihsel olarak kaderi belirlenmiş bir eylem olduğunu iddia etmişti. Fakat gerçekte kapitalist pazar için üretici rolündeki işçilerin söz konusu mücadelesi sadece kapitalizm içerisindeki kısır döngüdür.
Kapitalizm altında acı çeken işçi bu belirleyici gerçek ile ilgili çok az şey bilir. İstisnasız herkes kapitalist koşullar altında ölçüsüz acı çeker ve çok az neşeye sahiptir, gerçek neşesi yoktur. İşçinin, kapitalistin yüzleştiği korkunç, alçaltıcı ve baskıcı kaygılara, katlanmak zorunda olduğu tümüyle gereksiz ve tümüyle verimsiz eziyet ve gerginliğe dair de çok az bilgisi vardır. Ve işçiler kendileriyle kapitalistler arasındaki bu benzerliğin yeterince farkında değildir. Sadece kapitalistler değil, iş gücündeki yüzbinlerce insan da tümüyle faydasız, verimsiz, yersiz işten karlarını veya ücretlerini kazanır. Kesinlikle bugün gittikçe daha fazla lüks mallar yaratan üretime yönelik korkunç bir eğilim vardır. Buna proletarya için beş para etmez mallar da dâhildir. Gerçek ihtiyaçları karşılamak içinse çok az makul ve gerekli ürün üretilir. Gerekli ürünler gittikçe daha pahalı, lüks anlamında değersiz ve ucuz hale gelmektedir – temayül budur.
Sendika faaliyetlerine ayrılan konu dışı sapmamızdan dönelim ve son bir özet verelim.
Kapitalizmden çıkarı olan müteşebbislerin, imalatçıların ve tüccarların ve de kendi geçimlerini kazanmakla ilgili olan işçilerin ve son olarak devletin kapitalist ekonomi sisteminin korunması için nasıl çalışmak zorunda olduğunu ve hepsinin bu çalışmayı nasıl devam ettirdiğini gördük. Tüm insanların bu karşılıklı sömürüye nasıl bulaştığını, nasıl hepsinin ittifakla kendi özel çıkarlarını nasıl koruması gerektiğini ve amme menfaatine zarar vermek zorunda olduğunu ve hangi kapitalizm seviyesinde bulunurlarsa bulunsunlar hepsinin nasıl güvencesizlikle tehdit edildiğini de ilave olarak not ettik.
Bunu gördüğümüzde Marksizm’in başarısızlığını da gördük çünkü Marksizm sosyalizmin bizzat burjuva toplumunun kurumlarında ve yıkıcı sürecinde hazırlanmakta olduğunu, sürekli büyüyen, her zamankinden kararlı ve her zamankinden daha devrimci proleter kitlelerin sosyalizmi getirmek için bir gereklilik, tarihsel olarak kaderi belirlenmiş bir eylem olduğunu iddia etmişti. Fakat gerçekte kapitalist pazar için üretici rolündeki işçilerin söz konusu mücadelesi sadece kapitalizm içerisindeki kısır döngüdür. Bu mücadelenin işçi sınıfının durumunda genel bir iyileşmeye sebep olacağı dahi söylenemez; sadece bu mücadelenin ve mücadelenin etkilerinin işçi sınıfını kendi durumlarına ve toplumun genel koşullarına alıştırdığı görülebilir.
Marksizm, kapitalist şartları koruyan, kapitalizmi güçlendirip kapitalizmin halkın ruhuna etkilerini daha da viran eden, önemsiz de olmayan faktörlerden biridir. Halklar, burjuva ve aynı ölçüde işçi sınıfı sırf para kazanma amacı için duyarsız, spekülatif ve kültürsüz üretim koşullarına her zamankinden daha fazla müdahil olmuştur. Bu koşullar altında en çok acı çeken ve genellikle zorluk, yoksunluk ve yokluk içinde yaşayan sınıflarda net bilgi, isyan ve iyileşme arzusu gittikçe azalmaktadır.
Kapitalizm bir ilerleme dönemi değil, gerileme dönemidir.
Sosyalizm, kapitalizmin daha fazla gelişmesi ile gelmez ve üreticilerin kapitalizm içerisindeki mücadelesi olamaz.
Bunlar, vardığımız sonuçlardır.
İçinde bulunduğumuz yüzyılın da parçası olduğu yüzyıllar bir olumsuzlama zamanıdır. Birlikler ve şirketler, bizim geldiğimiz daha evvelki kültürlü zamanın tüm ortak yaşamı, tüm güzel dünyevi faaliyeti ve motivasyonu, cennet yanılsamasına sarılmıştı. Üç şey birbirinden ayrılmaz şeklide birleşmişti: birincisi, yaşamdaki birlik ruhu, ikincisi, tarifi imkânsız birlik, evrenin ruhsallığı ve önemi için sembolik dil – zira ferdin ruhunda doğru olarak kavranmıştır – ve üçüncüsü, hurafedir.
Zamanımızda, motomot anlaşılan Hristiyan dogmatik düşüncelerin hurafeleri ciddi saldırıya uğramıştır ve halk arasında giderek daha çok yerinden olmaktadır. Yıldızlar evreni keşfedilirken yeryüzü ve onun üzerindeki insan aynı anda daha küçük ve daha büyük hale gelmiştir. Dünyevi faaliyet genişlemiştir.
Zamanımızda, motomot anlaşılan Hristiyan dogmatik düşüncelerin hurafeleri ciddi saldırıya uğramıştır ve halk arasında giderek daha çok yerinden olmaktadır. Yıldızlar evreni keşfedilirken yeryüzü ve onun üzerindeki insan aynı anda daha küçük ve daha büyük hale gelmiştir. Dünyevi faaliyet genişlemiştir. Şeytan, göksel güçler, yer altı cinleri ve iblis korkusu yok olmaya başlamıştır. İnsan dünyaların sonsuz uzayında, kendi etrafını dönen küçük yıldız üzerinde, Tanrı’nın grotesk dünyasına göre, daha güvende hissetmiştir. Etkileri kesin bir şekilde ölçülebilen reddedilemez doğal güçler bilinir hale gelmiştir. Korku olmaksızın bunlar kullanılabilir ve bunlara itimat edilebilir. Yeni iş ve doğal ürün işleme yöntemleri bulunmuştur. Yeryüzü keşfedilmiş ve tüm yüzeyi yeniden iskân edilmiştir; tüm dünyada seyahat ve iletişim henüz alışamadığımız ve bize hala inanılmaz gelen bir hızla gelişiyor ve tüm bunlarla bağlantılı olarak aynı anda yaşayan insan sayısı önemli oranda artmıştır. İhtiyaçlar ve de bu ihtiyaçları karşılama vasıtaları olağanüstü artmıştır.
Hurafe içinde olduğumuz bu olumsuzlama çağında kesinlikle sarsılmıştır. Olumlu bazı şeyler de hurafenin yerini almıştır: objektif doğa terkibi bilgisi doğadaki şeytani düşmanlara ve dostlara olan inancı ilga etmiştir. Ruh dünyasının ani kaprislerinden ve ihanetinden duyulan korkuyu doğa üzerinde kurulan iktidar takip etmiş ve sayısız ruh ve perinin bu ölümü insanların çocuklarının doğum oranında olağanüstü artışta gerçek ifadesini bulmuştur.
Fakat tüm derin hisler, tüm coşkunluk ve insan birliği ve bağı ruh-cennet ile derin bir biçimde iç içe geçmiştir. Keşfettiğimiz yıldız dünyalar, etkilerine aşina hale geldiğimiz doğal güçler sadece dışsaldır; faydalıdır ve dış yaşama hizmet eder. Bunların birliğini iç yaşantımızla her şekilde, bazen derin bazen sığ felsefelerle, doğa teorileriyle ve şiirsel ilhamlarla ifade etsek de, bizim bir parçamız değildir, hayat kazanmamıştır. Bilakis, hakikatinde dünyanın, özümüzde taşıdığımız şekliyle, faydacı duyularımızın bize söylediklerinden tümüyle farklı, daha önce canlı olan ne varsa, imge ya da inanç ya da tarif edilemez bilgi ve de bu dünya görüşüne bağlı küçük gönüllü gruplardaki hakiki insan toplumu hepsi birlikte hurafe ile gerilemiştir. Bilim ve teknolojideki tüm gelişmeler bunun en düşük yedeğini sağlamayı başaramamıştır.
İşte bu nedenle bu zamanlara gerileme dönemi diyoruz çünkü kültürün ana özelliği, insanları bir arada tutan ruh, gerilemiştir.
Eski hurafeye ya da anlamını yitirmiş sembolik dile geri dönüş girişimleri, eski şablonlara bağımlı, hissi akıldan daha güçlü olan halkın zayıflığı ve köksüzlüğü ile bağlantılı sürekli yenilenen bu tepki çabaları tehlikeli engellerdir ve de nihayetinde sadece sonucun belirtileridirler. Kendisi örgütlü ruhsuzluk olan devletin baskıcı yönetimi ile bağlantılı oldukları zaman, ki kolaylıkla böyle olur, daha rahatsız edici olurlar.
O halde gerilemeden bahsedince, bu bahsimizin ruhbanın dünyamızın günahkârlığı ile ilgili şikâyeti ya da dönüşüm çağrısı ile hiçbir ortak yönü yoktur. Bu çöküş geçici bir devir olup bünyesinde yeni bir başlangıç, taze bir iyileşme, birleşik bir kültürün tohumlarını barındırır.
her kuruntunun, her dogmanın, her felsefenin ya da dinin dış dünyada değil kendi iç dünyamızda köklere sahip olduğunu hatırlayalım. İnsanların doğayı ve kendisini uyumlu kıldığı tüm bu semboller bu bakımdan halkların komünal yaşamına güzellik ve adalet getirmeye uygundur çünkü bunlar içimizdeki sosyal dürtünün yansımalarıdır ve çünkü kendisi ruha dönüşen bizim kendi biçimimizdir.
Sosyalizmi, ruhsal bir hareket olarak insanlar arasında yeni şartlar için mücadeleyi düşünmek, diğer bir deyişle yeni insan ilişkilerine varmak için tek yolun insanların kendileri için yaratan ruhtan etkilenmeleri gerektiğini anlamak bizim için çok acil olmakla birlikte geriye, geri getirilemeyen bir geçmişe doğru bakmamamız ve güçlü olmamız da aynı şekilde önemlidir. Kısacası, kendimize yalan söylememeliyiz. Cennet sanrısı, hakikat, felsefe, din, dünya görüşü veya kişi, dünya ile ilgili hissiyatı kelimeler ve biçimler şeklinde billurlaştırma çabalarına her ne ad vermek istiyorsa o, şimdilerde bizim açımızdan sadece bireyler olarak var olmaktadır. Toplulukları, mezhepleri, kiliseleri, bu türden ruhsal muadillerine dayanan her türde birlik kurma girişimi sahteliğe ya da tepkiye yol açmıyorsa en azından sırf zayıf bir lafügüzafa sebep olur. Duyular dünyasının ve doğanın ötesine giden her şeyde derin bir biçimde yalnızız ve sessiz bir yalıtılmışlığa tabiyiz. Bu da tüm dünya görüşlerimizin hiç bir yıkıcı ihtiyaç, etik inandırıcılık içermediği, ekonomi ve toplum üzerinde bağlayıcı olmadığı anlamına gelir. Bunu, böyle olduğu için, kabul etmeliyiz ve bireysellik çağında yaşadığımız için bunu pek çok şekilde, memnuniyetle ya da vazgeçerek, umutsuzca ya da arzu ile, kayıtsızca ya da hatta isyankarca kavrayabiliriz.
Ancak her kuruntunun, her dogmanın, her felsefenin ya da dinin dış dünyada değil kendi iç dünyamızda köklere sahip olduğunu hatırlayalım. İnsanların doğayı ve kendisini uyumlu kıldığı tüm bu semboller bu bakımdan halkların komünal yaşamına güzellik ve adalet getirmeye uygundur çünkü bunlar içimizdeki sosyal dürtünün yansımalarıdır ve çünkü kendisi ruha dönüşen bizim kendi biçimimizdir. Her ruh komünal ruhtur ve ister uyanık ister uykuda bütüne, diğerleri ile birleşmeye, topluma, adalete yönelik dürtünün dindiği hiç bir birey yoktur. Topluluk amaçları için gönüllü birliğe yönelik doğal dürtü kökleşmiştir fakat bu dürtü uzun yıllar kendisinden kaynaklanan dünya kuruntuları ile bağlantılı olduğu ve şimdilerde kaybolduğu ya da çürüme sürecinde olduğu için sert bir darbe ile uğraşmış ve uyuşmuştur.
O halde insanlar için öncelikle bir dünya görüşü yaratmak zorunda değiliz; bu tümüyle suni, geçici ve yetersiz, hatta romantik ve ikiyüzlü olurdu ve aslında bugün modaya tabii olurdu. İçimizde yaşayan, bireysel komünal ruh realitesine sahibiz ve sadece bu ruhun yaratıcı bir şekilde çıkmasına izin vermeliyiz. Küçük gruplar ve adalet toplulukları yaratma arzusu – bir halk oluşturmak için göksel bir sanrı ya da sembolik bir biçim değil, dünyevi toplumsal neşe ve hazır oluş- sosyalizmi ve gerçek bir toplumun başlangıcını getirecektir.
Ruh doğrudan harekete geçecek ve yaşayan insanlıktan kendi görünür biçimlerini yaratacaktır: sonsuzluk sembolleri topluluklara, ruhun tecessümleri dünyevi adalet şirketlerine, kiliselerimizdeki aziz imgeleri rasyonel ekonominin kurumlarına dönüşecektir.
Rasyonel ekonomi: bu kelime kasıtlı olarak kullanıldı çünkü burada bir şey daha eklenmelidir.
Bu çağa gerileme devri dedik çünkü esas – ortak ruh, gönüllülük, halk yaşamının ve biçimlerinin güzelliği – zayıflatılmış ve yıkılmıştır. Bilimde, teknolojide ilerlemeye, nesneleştirilmiş doğanın tarafsız fethine ve zaptına başka bir isim – aydınlanma – verilmiştir. Akıl daha kıvrak ve net hale gelmiştir; – en geniş anlamıyla – doğadan fiziği kazandığımız için, fiziğin fiili uygulamaları değerini kanıtladığı için ve doğanın güçlerini sömürerek matematiği kullanmayı öğrendiğimiz için, şimdi de, tüm dünyada olağanüstü geniş bir sahada insan ilişkilerinin teknolojisini uyguladıkça matematiğin sıkça uygulanması, iş bölümü ve bilimsel yöntemler ile en doğru ve makul olanı yapmayı öğreneceğiz. Önceleri her ikisi de oldukça gelişmiş olan sanayi teknolojisi ve ekonomik ilişkiler adaletsiz bir sisteme ve anlamsız bir güce koşulmuştu. Fakat hem psiko-endüstriyel hem ekonomik-sosyal teknoloji artık yeni kültüre, geleceğin insanlarına yardım edecektir, tıpkı daha önce ayrıcalıklı olanlara, güçlü olanlara ve borsa spekülatörlerine hizmet ettikleri gibi.
Bu bakımdan içinde olduğumuz gerileme devrinden bahsetmek yerine – eğer istersek – doğa gözlemi ve hâkimiyetinin, teknoloji ve rasyonel ekonominin hiç olmadığı kadar üstünlük kazandığı ilerlemeden de bahsedebiliriz. Ta ki birkaç yüzyıldır gömülü olan ortak ruh, gönüllülük ve sosyal dürtü yeniden zuhur edene kadar, insanları zapt edip bir araya getirene kadar ve yeni güçlerin kontrolünü eline alana kadar.
Bir kez, bireylerdeki aynı ruh eğilimi doğal dürtüsü ile bu yeni kapasiteleri ele geçirip bunları mücessem gruplara katınca bireyi dönüştüren, fenomeni uyumlu birliklere ayıran düşünce, holistik perspektif, bir kez daha bireysel insan ruhundan çıkacak ve bir insanlar cemiyetine, tüzel kişiye ve birleştirici bir biçime dönüştürecektir. Bir kez bu dünyevi-cismani ruh biçimi var olunca yeniden insanların yüzyıllar boyunca ruhsal coşkunluğa uyumlu dünya görüşüne ve kuruntusuna sahip olması kolaylıkla mümkün olabilir. Bu duygulara bu kadar yenik düşmeyi istemiyoruz, buna karşı kendimizi koruyoruz ve bağlılık düşkünü değiliz. Ayrıca herhangi bir ihtimal dâhilinde bu döngünün bir kez daha kapanması gerektiği, düşünce ve birliğin kozmik-dini, suni hurafe biçimine bağlanmak zorunda kalacağı ve ortak ruhun cesaretinin bir kere daha kırılacağı ve yalıtılmışlığın yeniden eski haline döneceği vb. ile ilgili bir şeyler söyleyebilmek için insan tarihinin gidişatına ilişkin çok az şey biliyoruz. Bu tür inşaları yapmaya hakkımız yok. Tüm bunlar bir zorunluluktan ibaret olabilir fakat gelecek tümüyle farklı olabilir. Bu tür bir bilginin halen daha uzağındayız. Görevimiz önümüzde şu anda net olarak duruyor: yalancılık değil hakikat. Bir din taklidinin yapaylığı değil, bireylerin tüm ruhsal bağımsızlığını ve çeşitliliğini kısıtlamadan toplumsal yaratımın gerçekliği.
Hazırlamak istediğimiz, köşe taşlarını yerleştirmek üzere olduğumuz yeni toplum eski hiçbir yapıya geri dönmeyecektir. Bu son yüzyıllarda medeniyetin keşfettiği araçlara sahip bir kültür, yeni bir biçimde eski olacaktır.
Ancak bu yeni insanlar kendi kendine gelmez: yanlış bilimin Marksistinin bu “gelmek zorunda”yı anladığı gibi “gelmek zorunda” değildir. Gelmelidir, çünkü biz sosyalistler onun gelmesini istiyoruz ve hâlihazırda ruhlarımızda bu tür bir insan biçimlerini taşıyoruz.
Nasıl başlayacağız? Sosyalizm nasıl gelecek? Ne yapılmalı? Öncelikle mi yapılmalı? Hemen mi yapılmalı? Buna cevap vermek son görevimiz olacak.
Çev: Nesrin Aytekin

https://itaatsiz.org/?p=5528
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.07.25 12:21 Asusnur GRRM - 2002 Söyleşileri - 1

Bu çeviri @griljedi tarafından yapılmıştır.
31 Mayıs 2020
2000 ve 2001 çevrilmeye devam ederken, 2002’nin ilk söyleşisi ile karşınızdayız. Keyifle okuyun. 🙂
Ser Donnel of Duskendale (Daeron II’ın Kral Muhafızı) karakterinin Gizemli Şövalye hikayesindeki Darklyn hanesine mensup bir üye olduğu düşünülüyor. Bu doğru mu?
Hmm. Muhtemelen hayır. Eğer o Darklyn hanesinden olsaydı onun aile ismini kullanırdım ama şüphesiz örneklerinden ilham aldım.
Sorum, Melisandre hakkında. Bana gerçekten kötü biriymiş gibi geliyor; gölge bebekler doğruyor, sürekli kan hakkında konuşuyor. Kan büyüsü gibi görünüyor, belki de değil. Eğer öyle ise kötüdür, Mirri de kötüydü yahut teröristler gibi intikamcı bir sürtük (Kitabı totosuyla okuyan biri daha).
Mirri kendisini kahraman gibi görüyordu, şüphesiz Melisandre de öyle görüyor. Gerçekte ne olduklarına gelince… eh, her bir okuyucu buna kendi karar vermeli, bunu kolaylaştırmayı düşünmüyorum.
Thoros bana tamamen farklı görünüyor, iyi kalpli ve hoş biri. Bunun nedeni acaba yorulması ve sahte bir rahibe dönüşmesi mi yoksa kırmızı rahipler genelde böyle mi? (Gördüğüm en salak sorulardan biri, üstüne çok yorum yaparım ama yeri değil).
Kırmızı rahipler insandır ve diğer insanlar gibi kendi içlerinde de büyük farklılıklar gösterir.
Ve sonra ejderhalar… doğumlarıyla beraber getirdikleri sihirdeki belirgin bir artış var. R’hllor sadece ejderhalar yaşarken mi dünyaya gerçekten dokunabilir, etki sahibi olabilir? Ve yedi İnancını etkisi var. Davos ve anne gibi.
Daha fazlasını öğrenmek için okumaya devam etmelisin.
Cevaplayabileceğini (cevaplayacak mısınız?) düşündüğüm bir soru var. Neşe Kulesiyle ilgili. Ned’in betimlemesi oldukça güçlüydü ama mantıklı değildi. Lord Kumandan dahil üç kral muhafızı ve döneminin en iyi şövalyesi Arthur Dayne orada. Lyanna, kulede ve Ned’e bir konuda söz verdirdi. Genel görüş, bu sözün küçük Jon Snow olduğunu söylüyor, bunu inkar etmenin anlamı yok. Lakin Kral Muhafızları neden Ned ile savaşıyor? Ned ne çocuğa ne de Lyanna’ya zarar vermedi. Küçük(Jon), Eddard ile beraber güvende olacaktı, yakın akrabası sonuçta. Kulede, Jon ve Lyanna dışında başka biri daha mı vardı? (Sanırım ikiz kuramını araya sıkıştırmaya kalkmışlar)
Neşe Kulesi ve orada olanlar hakkında daha fazlasını öğrenmek için çıkacak olan diğer kitapları beklemenzi gerekecek. Yine de Ned’in bakış açısının, ima ettiğiniz şey, bir rüya bağlamında olduğunu ve bunun bir ateş rüyasında olduğunu söyleyebilirim. Rüyalarımız her zaman birebir gerçek değildir.
Ancak Kral Muhafızları kulede ne olduğunu biliyorlar mıydı?
Kesinlikle.
Tohbo Mott, Gendry’e Valyria çeliğinin sırlarını öğretti mi?
İlginç bir soru.
Fırtınaşarkıcıları (Stormsingers) kimlerdir? Ne yapabilirler?
Doğuya ait bir başka büyüsel disiplin.
Ned’in Ashara’ya geri getirdiği Arthur Dayne’in kılıcı Şafak’a ne oldu?
Bir başka Sabah Kılıcı onu alana kadar Kayan Yıldız’da bekliyor.
Valyria’da ejderha kemiğini Valyria çeliğine dönüştürmeyi denediler mi?
Hayır
Mirri Maz Duur, Daenerys Targaryen’e bir daha asla çocuk sahibi olamayacağını söylediğinde gerçeği mi söyledi?
Eminim Dany bilmek ister. Kehanet hileli bir iştir.
Varys gerçekten bir hadım mı yoksa değiştirdiği kılıklardan biri mi?
Sanırım birisi pantolunun içine bakana kadar bilemeyeceğiz.
Dany ya da çevresindekiler ejderhaların dişi mi erkek mi olduğunu söyleyebilir mi?
Daha değil(demek ki ejderhaları cinsiyeti gerçekten var).
Dany, ağabeyi Rhaegar’ın Lyanna’yı sevdiğine inanıyordu. Lyanna’nın da onun aşkına karşılık verdiğine inanıyor mu?
Dany, neye inanacağından emin değil.
Annerleri öldüğüne göre Jon Snow’a Dany’e ve Tyrion’a isimlerini veren kim?
Kadınlar doğum öncesi, doğumda veya sonrasında çocuklarına isim verebilirler. Dany’e ismini annesi verdi, Tyrion’a da babası ve Jon’a da Ned.
Robert Baratheon’un neden John Arryn’ın korumasına gönderildiğini anlayabiliyorum - ailesi öldü - ama neden Eddard Stark da gönderildi? Bu soylu haneler arasında yerleşik bir uygulama mıydı? Stannis ve / veya Renly Baratheon birilerinin korumasına gönderildi mi?
Evet, hem Westeros’ta hem de gerçek orta çağlarda soylu haneler arasında himaye meselesi (fostering kelimesi kullanımış) yaygındı. Özellikle erkekler için. Hem bir eğitim aracı hem de dostluklar ve ittifaklar geliştirmenin bir yolu olarak kabul ediliyordu.
Valyria çeliğinin Ötekilerin kılıçlarına karşı dayanıp dayanmayacağını ve onları öldürüp öldüremeyeceğini merak ediyorum.
Gece Nöbeti de cevabı bilmek isterdi (bilse ne olur, sanki elinin altında yüzlerce ejderha çeliği var).
İsimsiz bir piç dışına, Darry hanesinin soyunun tükendiği söyleniyor. Kitaplardan öğrendiğimize göre Darry hanesi Targaryenlere sadık ve bu yüzden güçlerinin önemli bir bölümünü de yitirmişler ve Dany’yi kurtaran da bunlardan biri. Merak ediyorum Dany, bu piçle buluşup onu meşru hale getirir mi?
Her şey mümkün. Bazı Freylerde de Darry kanı vardı.
Bran sık sık karganın ona nasıl “uçmayı” öğrettiğinden bahsediyor. Bu fiziksel bir uçmamı yoksa zihninin bedeninden ayrılma yeteneğini mi geliştiriyor?
Yorum yok.
Ayrıca Arya ve Bran’ın 4. kitabı eğitimle geçirecekleri ve şu ana kadar en az pov bölümüne sahip olacaklarını duydum, bu doğru mu? (Doğru duymuşsun; Arya’nın birkaç tane, Bran’ın ise hiç yok)
Yorum yok. (Niye? Basit bir bilgi, cins herif)
Kısa soru - Yedi krallığın tamamını, Dorne ve Vadi dışında, bir hareket halinde gördük. Farklı diyarların çeşitli güçlü yönlerini anlamaya çalışıyorum. Robb, Kuzey Sancaktarlarını çağırdığında yaklaşık 18 bin kişiyi topladı. Dorne ve Vadi bununla nasıl karşılaştırılır? Sayı beklemiyorum, sadece genel bir şey.
Bu üç krallık aşağı yukarı birbirine denk bir ordu çıkartıyor… ama kuzey çok büyük, bu yüzden toplanması çok daha zaman alıyor. Ayrıca hayat orada daha zorlu ve sert, bu yüzden lordlar ve halk, saman demirlerini kılıçla değiştirmeden önce iyice düşünmeleri gerekiyor.
Sanırım Yüksekbahçe, en çok orduyu çıkartan yer, Renly 40 bin adamdan bahsediyordu. Lannisterlar da bir sonraki sırada, 35 bin adam.
Kuzeyden sonra Menzil, ikinci en büyük coğrafyay sahip, ayrıca en kalabalık, en bereketli topraklardır. Batı toprakları altın ve gümüş madenleriyle en zenginleridir. Bu iki bölge, Demir Adalardan sonraki denizdeki en büyük güce sahiptir.
Ejderhakayası en zayıf, küçük olanı sanırım. Nehir toprakları ve Fırtına toprakları da ortalarda gibi görünüyor.
Evet, ejderha kayası son sırada. Nehir toprakları da zengin, verimli ve kalabalık ama bölünmüş liderlik ve doğal sınırların eksikliğinden muzdarip. Fırtına topraklarında çok sayıda ağaç, kaya ve yağmur var.
Sorunun özeti genel olarak Stannis’in yardım için vaktinde Sur’a ulaşmasının pek mümkün olmaması, zamansal olarak orada bir hata olduğu ile ilgili.
-Ötekiler yumruğa saldırır, Sam bir kuzgun gönderir, birkaç gün sonra Sur’a ulaşır.
-Bir kaç gün sonra, muhtemelen kuzgunlar duvara ulaştığında, Yabanıllar yumruğa gelir.
-Mesajlar krallara gönderilir, haritalardaki uzaklıktan yola çıkılarak 1 ay sonra Stannis mesajı alır.
-Jon Sur’u tırmanır ve bir - 2 hafta sonra Sur’a geri döner. Eminim bu zamana kadar kuzgun Stannis’e daha ulaşmadı ya da tam o anda yeni ulaştı.
-Örneğin, mesaj birkaç hafta dikkat çekmedi, sonra Stannis ejderha yakasından yelken açıyor, Doğugözcüsü’ne ulaşmak için bir ay yeterli. Kara Kaleye ulaşmak birkaç gün daha sürer. Tüm bunları toplarsak, Stannis yaklaşık bir buçuk ay geç kalır.
submitted by Asusnur to asoiaf_tr [link] [comments]


Ferdi tayfur - Ne Anlamı Var ( Bir Emanet Gibi ) - YouTube Gökhan Güney - Ne Anlamı Var? - YouTube Ne Anlamı Var - YouTube Ibrahim Tatlises - Ne Faydasi Var - YouTube NE ANLAMI VAR (BESTE) Ferdi Tayfur - Ne Anlamı Var ( Bir Emanet Gibi ) - YouTube Meçhul Şarkıcı & Kara Kız Ne Anlamı Var Ne Anlamı Var

Yasin Aşk - ANLAMI VAR Lyrics - Letras2.com

  1. Ferdi tayfur - Ne Anlamı Var ( Bir Emanet Gibi ) - YouTube
  2. Gökhan Güney - Ne Anlamı Var? - YouTube
  3. Ne Anlamı Var - YouTube
  4. Ibrahim Tatlises - Ne Faydasi Var - YouTube
  5. NE ANLAMI VAR (BESTE)
  6. Ferdi Tayfur - Ne Anlamı Var ( Bir Emanet Gibi ) - YouTube
  7. Meçhul Şarkıcı & Kara Kız Ne Anlamı Var
  8. Ne Anlamı Var
  9. Ne Anlamı Var - YouTube

Ne Anlamı Var Gidiyorsun Görüyorum Koşmanın Ne Anlamı Var Sevmiyorsun Biliyorum Aldatmanın Ne Anlamı Var Bu Aşk Seni Hasta Etmiş Bence Git Bir Doktora Görün Beynindeki Aşk Damarları ... Ferdi tayfur - Ne Anlamı Var ( Bir Emanet Gibi ) Yeni videoları kaçırmamak için kanalımıza abone olabilirsiniz Provided to YouTube by DistroKid Ne Anlamı Var · Kxnsept Ne Anlamı Var ℗ 2423442 Records DK Released on: 2020-09-24 Auto-generated by YouTube. Ferdi Baba'nın efsane olmayı hakedecek parçalarından... 50+ videos Play all Mix - Meçhul Şarkıcı & Kara Kız Ne Anlamı Var YouTube; KARAKIZ SEYMEN POTPORi - Duration: 12:37. Vatan Tv 409,698 views. 12:37. Ay Değil ... This video is unavailable. Watch Queue Queue. Watch Queue Queue ibrahim video clip.. Ne Faydası Var Ibo His Turkish Imparator From sanli urfa Turkiyenin Imparatoru ibo Arabesk High Quality Video Clip İndir / Dinle: https://song.link/album/s/6WdD3JZiM25qYiAYsusBmC Ne Anlamı Var? Söz: Levent Gürsel Müzik: Bayram Şenpınar Düzenleme: Uğur Bayar Gururum ... Enjoy the videos and music you love, upload original content, and share it all with friends, family, and the world on YouTube.